
2026'da ABD/İsrail-İran Savaşı'nın Gerçek Kazananı Kim
3 Temmuz 2026

2026 yılının 28 Şubat'ında ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarıyla patlak veren yıkıcı savaş, Orta Doğu'nun yapısal ve normatif mimarisini temelden sarsmıştır. ABD ve İsrail’in Orta Doğu’yu yeniden dizayn etme, İran’ın nükleer ve balistik füze kapasitesini yok etme, rejimini değiştirme ve İsrail’in güvenliğini kalıcı olarak garanti altına alma amaçlarıyla tetiklenen 2026 savaşı, sınırlı bir çatışmadan acımasız, doğrudan bir devletlerarası çatışmaya dönüşmüştür. 2026 yılının ortalarına gelindiğinde, yüksek yoğunluklu aşama ABD-İran Mutabakat Zaptı aracılığıyla sağlanan istikrarsız, kırılgan bir ateşkesle sonuçlanmıştır.
Savaşan tarafların liderleri, gelinen aşamada zafer kazandıklarını ilan ederek kendi iç kamuoylarının desteğini sürdürmeyi ve iktidarlarının devamını sağlamayı amaçlamaktadır. Bu çatışmanın, varsa, gerçek kazananını belirlemek için, basit savaş alanı ölçütlerinin ötesine bakılmalı ve insani, sosyo-kültürel, askeri ve ekonomik boyutlarda hem ahlaki hem de devlet (rejim) düzeyindeki sonuçlar değerlendirilmelidir. Bu kapsamlı ölçütlere göre değerlendirildiğinde, düşündürücü bir gerçek ortaya çıkıyor. Yapısal ve etik açıdan gerçek bir kazanan yok; aksine, savaş çeşitli düzeylerde stratejik başarısızlık ve derin insani kayıplarla doludur.
Devlet Düzeyi: Askeri ve Ekonomik Yansımalar
Devlet düzeyinde, savaşın askeri ve ekonomik parametreleri son derece asimetrik ancak stratejik olarak sonuçsuz bir çıkmazı ortaya koyuyor. Görünüşe göre, Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail, hassas vuruş teknolojisi ve elektronik savaş odaklı bir hava gücü operasyonuyla İran'ın konvansiyonel hava savunma ağlarını yok etti ve nükleer silah geliştirme kapasitesine onarılması zor bir darbe vurdu. İran’da yıkım çok büyüktü; bununla birlikte savaş kesin bir rejim çöküşü veya tam bir askeri teslimiyetle sonuçlanmadı. Bunun yerine İran, asimetrik savaş doktrinine yöneldi; ağır konvansiyonel hasar alırken balistik füzelerini ve dronlarını etkili bir şekilde kullandı, savaşı Orta Doğu’daki ABD üslerini barındıran ülkelere taşıdı. Irak’taki Şii milis grupları, Lübnan Hizbullahı ve Husiler gibi bölgesel vekillerini kullanarak ve Hürmüz Boğazı’nı kapatarak saldırganlara ağır bir bedel ödetmeyi başardı.
Ekonomik açıdan, savaş karşılıklı bir felaket oldu. İran'ın devlet kapasitesi felç oldu; savaş maliyetleri ve altyapı hasarı, zaten yaptırımlar altında boğulan ekonomiyi ciddi şekilde tüketti. Yine de İran, Hürmüz Boğazı'nın kritik deniz geçiş noktasında ölümcül bir etkiyi sürdürdü. Tahran, küresel nakliyatı tehdit ederek ve gönüllü veya zorunlu geçiş ücretleri uygulayarak bölgesel enflasyon şoklarını tetikledi ve küresel enerji fiyatlarını yükseltti. Eşzamanlı olarak, İsrail ekonomisi de derin şoklar yaşadı. Yedek askerlerin sürekli seferber edilmesi, büyük bir savunma bütçesi krizi ve ticaretin felç olması, ekonomik istikrarı ciddi düzeyde olumsuz olarak etkiledi. İsrail, teknolojik üstünlüğüne rağmen, bölgede kendi açısından istikrarlı bir düzen kuramadı, çok cepheli bir savunma pozisyonunda kilitli kaldı.
Ahlaki ve İnsani Kriz
Çatışmayı ahlaki ve insani düzeyde değerlendirmek, 2026 savaşının en ağır bedelini ortaya koyuyor. "Tam zafer" kavramı, insani acıların devasa boyutuyla birlikte tamamen gayrimeşru hale geldi. İran'da şiddetli hava bombardımanı, sadece askeri noktaları değil, aynı zamanda sivil altyapıyı da hedef alarak sivil halk için su, elektrik ve tıbbi malzeme tedarik zincirlerini ciddi şekilde aksattı. ABD uçakları okulları bombalayarak çocukları da öldürdü. Olay ortaya çıktığında bir özür dilenmedi. Lübnan'daki insani kriz korkunç boyuttaydı. Yoğun bombardımanlar bir milyondan fazla Lübnanlı sivili yerinden etti, bombardımanlar köyleri ve sivil altyapıyı yerle bir etti. İsrail’in Nisan 2026’nın başlarında, sadece 1 günde 360 sivili katletmesi, uluslararası insani normların ciddi şekilde ihlal edildiğini ortaya koydu.
Sosyo-kültürel düzeyde, savaş travmayı derinleştirdi ve toplumları kutuplaştırdı. Aşırı şiddetin varlığı varoluşsal düşmanlıkları daha da sertleştirdi. Savaştan etkilenen geniş bölgedeki yaygın yıkım, Arap halkları ile savaşan devletler arasında kalıcı bir güvensizlik ortamı yarattı ve gelecek neslin birlikte yaşama yerine, derin radikalleşme ve düşmanlıkla tanımlanan bir ortamı miras almasını sağladı. İsrail’in toprakları içinde de füze saldırıları tehdidi, yaygın psikolojik sorunlara ve kalıcı bir toplumsal kuşatma durumuna yol açtı.
İktidarlar düzeyinde savaş iç siyasi hayatta kalma stratejilerini büyük ölçüde değiştirdi. İran'da Devrim Muhafızları dışsal varoluşsal tehdidi kullanarak iç muhalefeti acımasızca bastırdı. Rejim iç kontrolü pekiştirmek ve ağır sosyokültürel kısıtlamaları haklı çıkarmak için savaşı bir silah olarak kullandı. Ancak bu istikrar yüzeyseldir; ekonomik altyapının yıkımı, toplumsal sözleşmeyi kalıcı olarak zedeledi ve savaş zamanındaki milliyetçiliğin hemen ardından rejimi gelecekteki iç ayaklanmalara karşı son derece savunmasız bıraktı. İsrail'de savaş, sertlik yanlısı gruplar için siyasi bir can simidi görevi gördü, ancak derin iç kutuplaşmayı da ortaya çıkardı. Başbakan Benjamin Netanyahu'nun yönetimi, tükenmiş bir kamuoyu ve bitmek bilmeyen, çok katmanlı bir savaşın gerçekleriyle boğuşan bir askeri aygıttan gelen artan baskıyla karşı karşıya kaldı. İsrail, taktiksel başarı sağlarken, nihai siyasi hedefine ulaşamadı, kendi kontrolünde bölgesel düzen oluşturamadı. Bunun yerine, İsrail 2026 savaşından uluslararası alanda daha izole ve çatışmanın ucu açık doğası nedeniyle içsel olarak derinden bölünmüş bir halde çıktı.
Sonuç: Zafer Yanılsaması
Sonuç olarak, 2026 savaşında "gerçek bir kazanan" arayışı anlamlı bir çaba değildir. Eğer kazanmak, tam güvenlik, mutlak rejim istikrarı ve meşruiyet kazanma olarak tanımlanırsa, tüm ana aktörler temelde kaybetmiştir. İsrail, taktiksel başarıları kesin bir stratejik veya siyasi zafere dönüştüremedi ve halkını kalıcı bir savunmasızlık durumunda bıraktı. İran çok büyük yıkıma uğradı, ancak rejimi hayatta kaldı ve asimetrik caydırıcılık yeteneğini korudu. ABD yönetimi bölgesel ve uluslararası itibarını kaybetti, yalnızlığa mahkûm edildi.
Bununla birlikte, 2026'nın gerçek kaybedenleri, yaşamları, altyapıları ve sosyo-kültürel dokuları ciddi şekilde parçalanmış İran ve Lübnan'daki sivil halktır. Bu çatışma, modern askeri gücün yıkıcı sonuçlar doğurma konusunda etkili olabileceğini, ancak kalıcı barış veya siyasi düzen kurmada tamamen yetersiz olduğunu göstermiştir.
Gerçek kazanan, bir devlet veya rejim değil; Ortadoğu'yu öngörülebilir bir gelecekte yönetmeye devam edecek olan sürekli istikrarsızlık döngüsüdür.
Oktay BİNGÖL