top of page

İsrail’in Suriye’de Yeni Tehdit Algısı, Türkiye ile Rekabette Yeni Eşik ve ABD ile Büyüyen Stratejik Ayrışma

22 Ağustos 2026

İsrail’in 18 Ağustos’ta Suriye’deki Ebu Zuhur Hava Üssü’nü vurması, Türkiye-İsrail ilişkilerinde yeni bir stratejik eşiğe işaret ediyor. İsrail’de güvenlikçi çevreler, Türkiye’nin Suriye’de artan askerî kapasitesini gelecekte İsrail’in hareket serbestisini sınırlayabilecek bir tehdit olarak değerlendiriyor. Buna karşılık ABD’de giderek güçlenen yaklaşım, İsrail’in güvenlik kaygılarını tamamen reddetmeden, tek taraflı askerî müdahalelerin bölgesel istikrarı ve Washington’un diplomatik hedeflerini riske attığını savunuyor.

Giriş

İsrail’in 18 Ağustos 2026’da Suriye’nin kuzeybatısındaki Ebu Zuhur (Abu al-Duhur) Hava Üssü’ne düzenlediği hava saldırısı, İsrail’in Suriye’de yıllardır sürdürdüğü hava harekâtlarının sıradan bir devamı olarak değerlendirilemeyecek özellikler taşımaktadır. Saldırının hedefi, İran Devrim Muhafızları, Hizbullah veya İsrail’e doğrudan saldırı hazırlığında olduğu ileri sürülen silahlı bir grup değil; İsrail’in iddiasına göre, Türkiye’nin askerî varlık tesis etmeye hazırlandığı bir Suriye hava üssüdür. İsrail Başbakanlık Ofisi saldırıyı, Şam’ın Türk askerlerinin üsse konuşlanmasına izin vermek suretiyle mevcut güvenlik statükosunu ihlal etmek üzere olduğu iddiasıyla gerekçelendirmiştir. Ankara bu iddiayı reddederken, Suriye tarafı Türk askerî yetkililerin üste incelemelerde bulunduğunu ancak kalıcı bir Türk üssü kurulmasının planlanmadığını açıklamıştır (Cirrone, 2026; Wilks, 2026).

ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın açıklamalarıdır. Barrack, Türk tarafının İsrail uçaklarının Ebu Zuhur’a yöneldiğinden ve amaçlarından haberdar olmadığını, bu nedenle Ankara’nın uçakların Türkiye’ye yönelik olabileceğini düşünerek savaş uçaklarını kaldırmasının mümkün olduğunu söylemiştir. Barrack açıklamasında olayın İsrail, Türkiye ve Suriye arasında “hızlı bir şekilde doğrudan askerî çatışmaya” dönüşebilecek gerçek bir risk yarattığı özellikle vurgulanmıştır (Ertör, 2026). Barrack daha sonraki açıklamalarında ise Türkiye’nin gerçekten savaş uçaklarını kaldırmayı değerlendirebilecek noktaya geldiğini ve yanlış bir kararın sonuçlarının son derece ciddi olabileceğini belirtmiştir (Wilks, 2026).

Bu gelişme Türkiye-İsrail rekabetinin niteliği bakımından yeni bir soruyu gündeme getirmektedir: İsrail, İran’ın Suriye’deki askerî yapılanmasına karşı yıllardır uyguladığı önleyici müdahale doktrinini artık Türkiye’nin Suriye’deki askerî varlığına karşı da mı uygulamaktadır?

Bu çalışma bu ana sorudan hareketle beş araştırma sorusuna cevap aramaktadır:

  1. Ebu Zuhur saldırısı İsrail medyası ve güvenlik çevrelerinde nasıl çerçevelenmekte ve gerekçelendirilmektedir?

  2. ABD basını ve düşünce kuruluşları İsrail’in Türkiye’nin Suriye’deki askerî varlığına yönelik güvenlik kaygılarını ve İsrail’in uyguladığı askerî yöntemi nasıl değerlendirmektedir?

  3. İsrail’in Suriye ve Lübnan’daki sürekli askerî müdahaleleri, ABD ile İsrail arasında yalnızca taktik bir görüş ayrılığına mı, yoksa bölgesel düzenin nasıl kurulacağı konusunda daha yapısal bir stratejik farklılaşmaya mı işaret etmektedir?

  4. Türkiye ile İsrail arasında doğrudan askerî çatışma ihtimali İsrail ve ABD medyasında nasıl değerlendirilmektedir?

  5. Ortaya çıkan yeni tehdit algısı, Türkiye-İsrail ilişkilerini normalleşme, kopuş veya uzun süreli, kontrollü stratejik rekabet seçeneklerinden hangisine yaklaştırmaktadır?

Çalışmada karşılaştırmalı medya çerçeveleme ve söylem analizi yöntemleri kullanılmaktadır. Öncelikle 18–22 Ağustos 2026 arasında Ebu Zuhur saldırısıyla doğrudan ilgili İsrail ve ABD basınında yayımlanan haber, yorum ve başyazılar incelenmiş; bunlar 2025–2026 döneminde Türkiye-İsrail rekabetini ve İsrail’in Lübnan politikasını ele alan düşünce kuruluşu çalışmalarının bulgularıyla karşılaştırılmıştır. Kaynak seçiminde tek bir politik çizginin hâkim olmasından kaçınmak için hem İsrail’in güvenlik gerekçelerini destekleyen hem de askerî yaklaşımın stratejik maliyetlerini sorgulayan yayınlara yer verilmiştir.

İsrail tarafında Israel Hayom, The Jerusalem Post, The Times of Israel ve Institute for National Security Studies (INSS); ABD tarafında ise Axios, CBS News, Fox News, The Washington Post, Foundation for Defense of Democracies (FDD) ve Washington Institute for Near East Policy incelenmiştir. Reuters ve Associated Press ise olayların kronolojisini ve tarafların resmî açıklamalarını çapraz kontrol etmek amacıyla kullanılmıştır.

1. Ebu Zuhur Saldırısı: İsrail’in Tehdit Tanımında Dönüşüm

İsrail’in Suriye’deki hava harekâtlarının önceki temel amacı İran’ın askerî yerleşmesini engellemek, İran’dan Hizbullah’a gelişmiş silah transferini önlemek ve İsrail’in kuzey cephesinde İran destekli kalıcı askerî altyapı oluşmasını engellemekti. İsrail yıllardır Suriye’de tam olarak bu amaçlarla operasyon yürütmektedir (Azhari, 2026). Ancak Esad yönetiminin 2024’te devrilmesinden ve İran’ın Suriye’deki konumunun ciddi ölçüde gerilemesinden sonra İsrail’in dikkatinin yeni Şam yönetimine ve özellikle Türkiye’nin bu yönetim üzerindeki askerî etkisine yöneldiği görülmektedir.

Ebu Zuhur bu açıdan önemli bir eşiktir. İsrail Başbakanlık Ofisi saldırıyı açıkça Türk askerî varlığına bağlamıştır. Netanyahu yönetiminin anlatısına göre Şam yönetimi, Türk birliklerinin üsse konuşlandırılmasına izin vererek İsrail ile mevcut güvenlik statükosunu ihlal etmeye hazırlanmış ve yapılan uyarıları dikkate almamıştır (Ravid, 2026). İsrail’in Washington Büyükelçisi Yechiel Leiter de Türkiye’nin Suriye’deki askerî mevcudiyetini genişletmesinin İsrail açısından bir “kırmızı çizgiyi” geçtiğini ifade etmiş ve İsrail’in Türkiye veya Suriye ile savaş istemediğini, ancak söz konusu kırmızı çizgiyi korumak zorunda olduğunu savunmuştur (Stein, 2026a).

Dolayısıyla Ebu Zuhur saldırısının stratejik önemi hedefin büyüklüğünden ziyade hedef seçme mantığında yatmaktadır. İsrail, henüz kendi ülkesine karşı kullanıldığı kanıtlanmamış bir Türk askerî kapasitesinin Suriye’de kurulmasını bile gelecekteki harekât serbestisine yönelik potansiyel bir tehdit olarak değerlendirmiştir.

Buradaki temel sorun, İsrail’in “tehdit” kavramını artık yalnızca düşmanca niyet taşıyan askerî aktörlere değil, kendi askerî hareket serbestisini sınırlandırabilecek kapasitelere doğru genişletmesidir. Türk radarları, hava savunma sistemleri, elektronik harp unsurları veya savaş uçaklarının Suriye’ye yerleşmesi, Türkiye bunları İsrail’e saldırmak amacıyla kullanmasa bile, İsrail Hava Kuvvetleri’nin Suriye ve Lübnan üzerindeki hareket serbestisini kısıtlayabilir. Bu nedenle İsrail açısından bölgede herhangi bir aktörün kapasitesinin varlığı, tehdidin ortaya çıkmasından önce engellenmesi gereken bir güvenlik sorunu haline gelmektedir. Bu durum Türkiye-İsrail ilişkilerindeki rekabeti klasik diplomatik anlaşmazlığın ötesine taşıyan sorunlu bir bakış açısını yansıtmaktadır.

2. İsrail Medyasında Güvenlikçi Çerçeve: “Yerleşmeden Önce Engelle”

İsrail’de saldırıyı en açık biçimde savunan yorumlardan biri Israel Hayom yazarı Shay Gal’a aittir. Gal (2026), Ebu Zuhur operasyonunu “denial before emplacement, yani “yerleşmeden önce engelleme” doktrini olarak tanımlamaktadır. Ona göre “İsrail, Türk birlikleri, uçakları, radarları veya hava savunma sistemleri üsse yerleşmeden önce altyapıyı imha ederek, ileride çok daha maliyetli olacak bir askerî varlığın oluşmasını engellemiştir. Türk askerleri üsse yerleştikten sonra gerçekleştirilecek aynı saldırı Türk kayıplarına, Ankara’nın misillemesine, ABD’nin müdahalesine ve NATO üyesi bir ülkeyle doğrudan askerî krize neden olabilecektir” (Gal, 2026).

Gal’ın yaklaşımı İsrail’in yeni güvenlik anlayışının mantığını oldukça açık biçimde ortaya koymaktadır: potansiyel tehdidi, diplomatik ve askerî maliyet henüz düşükken ortadan kaldırmak. Bu perspektiften bakıldığında, saldırı çatışma yaratıcı değil, ileride ortaya çıkabilecek daha büyük bir çatışmayı önleyici bir faaliyet olarak sunulmaktadır.

Benzer bir görüş The Jerusalem Post'ta Danielle Greyman-Kennard’ın görüştüğü İsrailli uzmanlar tarafından dile getirilmektedir. Tel Aviv Üniversitesi Moshe Dayan Center’dan Hay Eytan Cohen Yanarocak, “İsrail’in Türkiye ile doğrudan çatışmak istemediğini ve bu nedenle Türk askerî unsurlarının İsrail sınırlarına yaklaşmasını önceden engellemeye çalıştığını” belirtmektedir. Yanarocak’a göre Türk kuvvetleri Suriye’nin kuzeyindeki mevcut alanlarında kaldığı sürece iki ülke arasındaki askerî sürtüşme yönetilebilir; Türk varlığının güneye doğru genişlemesi ise İsrail’in güvenlik hesaplamalarını değiştirmektedir (Greyman-Kennard, 2026).

Aynı haberde Jerusalem Institute for Strategy and Security’den Jonathan Hessen ise “Türkiye’nin etkisinin yalnızca asker konuşlandırmakla sınırlı olmadığını; Ankara’nın yeni Suriye ordusunun eğitimi, silahlandırılması ve kurumsal yapılanmasında giderek daha önemli bir rol oynadığını” savunmaktadır. Bu görüşe göre İsrail açısından asıl mesele tek bir hava üssü değil, Türkiye’nin desteklediği yeni bir Suriye askerî sisteminin zaman içinde İsrail’in kuzey sınırında ortaya çıkmasıdır (Greyman-Kennard, 2026).

İsrail’in Washington Büyükelçisi Leiter’in değerlendirmesi bu güvenlikçi yaklaşımı resmî politika düzeyine taşımaktadır. Leiter, “İsrail’in açık istihbarata dayanarak Türk askerî varlığının önemli ölçüde genişletilmek üzere olduğu sonucuna ulaştığını ve bunu kabul edilemez bir değişiklik olarak gördüğünü” ifade etmektedir. Bununla birlikte, İsrail’in Türkiye ve Suriye ile savaş istemediğini de özellikle vurgulamaktadır (Stein, 2026a).

Bu üç yaklaşım —Gal’ın “yerleşmeden önce engelleme” doktrini, Yanarocak ve Hessen’in güvenlik değerlendirmeleri ve Leiter’in “kırmızı çizgi” söylemi— İsrail’de saldırıyı destekleyen kesimlerin temel varsayımını ortaya koymaktadır: “Türkiye’nin Suriye’de askerî kapasite kurması, İsrail’e saldırı hazırlığı yaptığı için değil, İsrail’in gelecekte Suriye ve Lübnan’daki askerî hareket serbestisini azaltabileceği için tehdit olarak görülmektedir.

Bu son derece önemli bir değişikliktir. Çünkü böyle bir güvenlik anlayışı altında Türkiye’nin niyetlerini açıklaması veya İsrail’e saldırmayacağını garanti etmesi yeterli olmayabilir. Sorun, niyetten ziyade kapasitenin kendisi hâline gelmektedir.

3. İsrail’de Karşı ve İhtiyatlı Görüşler: “Türkiye İran Değildir”

İsrail kamuoyunda ve güvenlik çevrelerinde bu sert yaklaşım üzerinde tam bir mutabakat bulunduğunu söylemek mümkün değildir.

INSS’den Gallia Lindenstrauss’un (2025) çalışması bunun en önemli örneklerinden biridir. Lindenstrauss İsrail kamuoyunda giderek yaygınlaşan “Türkiye yeni İran’dır” benzetmesinin ciddi analitik sorunlar taşıdığını savunmaktadır.  Yazara göre, Türkiye’nin askerî olarak güçlenmesi, Suriye’deki nüfuzu, Hamas’a yaklaşımı ve Doğu Akdeniz’de İsrail ile rekabeti gerçek güvenlik sorunlarıdır. Bununla birlikte, Türkiye NATO üyesidir, Batı ile yoğun ilişkilerini sürdürmektedir, İsrail’e karşı İran benzeri bir vekil örgüt ağı kurmamıştır ve iki ülke arasında sınırlı da olsa diplomatik ve istihbarî temas kanalları bulunmaktadır (Lindenstrauss, 2025).

Lindenstrauss’un vardığı sonuç özellikle önemlidir: “Türkiye güçlü bir aktör ve ciddi bir rakiptir; fakat İran’a uygulanan stratejinin Türkiye’ye aynen uygulanması doğru ve mümkün değildir. Yazar, ABD’nin arabuluculuğunun ve iki tarafın doğrudan çatışmadan kaçınma isteğinin ilişkileri kontrol altında tutabileceğini öngörmektedir (Lindenstrauss, 2025).

The Times of Israel’de Jacob Magid’in Nisan 2026’da aktardığı Barrack değerlendirmesi bundan daha ileri gitmektedir. Barrack’a göre İsrail’in Türkiye ve yeni Suriye yönetimini potansiyel ortaklar yerine baştan düşman olarak değerlendirmesi “stratejik olarak karşı üretken” bir politikadır. Barrack, Şam yönetiminin İsrail’le savaş istemediğini ve Türkiye’nin de Gazze ve bölgesel güvenlik düzenlemelerinde yapıcı bir rol oynayabileceğini savunmuştur (Magid, 2026).

Ebu Zuhur saldırısından sonra The Jerusalem Post'un 21 Ağustos tarihli başyazısı da dikkat çekici biçimde daha ihtiyatlı bir çizgi benimsemiştir. Gazete, Türkiye’nin giderek artan gücünü ve Suriye üzerindeki etkisini İsrail açısından ciddi bir sorun olarak kabul etmekle birlikte, tam da bu nedenle diplomasinin artık İsrail’in ulusal güvenlik araçlarından biri olmak zorunda olduğunu savunmaktadır (The Jerusalem Post Editorial, 2026).

Bu yaklaşım İsrail açısından önemli bir stratejik açmaza işaret etmektedir. İran’ın Suriye’deki askerî altyapısı hava saldırılarıyla ciddi ölçüde zayıflatılabilmiştir. Ancak Türkiye’nin Suriye üzerindeki etkisi yalnızca askerî altyapıya bağlı değildir. Coğrafi komşuluk, ekonomi, ticaret, eğitim, askerî danışmanlık, yeniden yapılanma, sınır güvenliği ve Şam üzerindeki siyasi nüfuz uzun vadeli yapısal bir ilişki yaratmaktadır. Dolayısıyla Türkiye’nin Suriye’deki nüfuzunun pistler bombalanarak ortadan kaldırılması mümkün değildir.

4. ABD’de Birinci Yaklaşım: İsrail’in Güvenlik Endişeleri Gerçek

ABD medyası ve düşünce kuruluşlarında da İsrail’in kaygılarını tamamen reddeden ortak bir çizgi bulunmamaktadır.

Fox News, Ebu Zuhur saldırısına ilişkin haberlerinde İsrail’in Türkiye’nin askerî nüfuzunun güneye doğru genişlemesine ilişkin kaygılarına geniş yer vermektedir. Yazar Sinan Ciddi, İsrail’in Suriye konusunda belirlediği açık kırmızı çizgiler bulunduğunu ve çatışmasızlık mekanizmalarının ancak tarafların bu kurallara uyması halinde işleyebileceğini savunmaktadır (Lachter, 2026). Aynı haberde ABD’nin İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee de İsrail’in Türkiye’yi Suriye’de giderek güneye ilerleyen ve potansiyel bir tehdit oluşturan bir aktör olarak gördüğünü kabul etmektedir (Lachter, 2026).

FDD’den Sinan Ciddi ve Ahmad Sharawi’nin (2026) Türkiye’nin bölgesel stratejisine ilişkin analizi, Ankara’nın nüfuz arayışını yalnızca İsrail’in hayalî tehdit algısı olarak değerlendirmemektedir. Yazarlara göre Türkiye, askerî güç, sert söylem, diplomasi ve ekonomik nüfuzu bir arada kullanarak bölgesel güç rolünü genişletmektedir. Bununla birlikte, Türkiye’nin yaklaşımı İsrail’le açık savaşı zorlamaktan ziyade nüfuzunu çatışma eşiğinin altında artırmayı hedeflemektedir (Ciddi & Sharawi, 2026).

Washington Institute’dan David Makovsky ve Simone Saidmehr (2025) de Esad sonrası Suriye’de Türkiye ile İsrail’in bir “çarpışma rotasına” girdiğini daha 2025’te savunmuşlardır. Her iki ülke de oluşan güç boşluğundan yararlanarak farklı etki alanları oluşturmaya çalışmaktadır. Ancak yazarların çözüm önerisi İsrail’in Türkiye’yi askerî yöntemlerle Suriye’den çıkarması değildir. Aksine, yakın savunma ve istihbarat diyaloğu ile iki devletin çıkarlarının ve kırmızı çizgilerinin yönetilmesi gerektiğini savunmaktadırlar (Makovsky & Saidmehr, 2025).

Dolayısıyla Washington’daki güvenlikçi çevrelerde dahi temel yaklaşım “Türkiye tehdidi yoktur” biçiminde değildir. Farklılık daha çok bu tehdidin hangi eşiğe ulaştığında askerî müdahaleyi meşru kılacağı ve askerî güç kullanımının diplomatik maliyetinin ne olacağı üzerindedir.

5. ABD’de Eleştirel Çerçeve: “Gereksiz Tırmanma”

ABD ana akım basınındaki daha belirgin eleştirel yaklaşım ise İsrail’in güvenlik kaygısından ziyade seçtiği yönteme odaklanmaktadır.

CBS News’ten Frank Andrews (2026), Barrack’ın saldırıyı doğrudan “bölgesel istikrara katkı sağlamayan gereksiz bir tırmanma” olarak tanımlamasını öne çıkarmaktadır. Barrack’a göre Ahmed al-Sharaa yönetimi İsrail’e yönelik saldırgan bir politika izlememekte, vekil örgütler kullanmamakta ve gerilimi azaltma yönünde irade göstermektedir. Dolayısıyla böyle bir ortamda hava saldırısı Washington’un izlediği istikrar sağlama politikasına ters düşmektedir (Andrews, 2026).

Axios’tan Barak Ravid’in (2026a) haberi daha da dikkat çekicidir. Habere göre saldırı Beyaz Saray ve üst düzey ABD yetkilileri arasında rahatsızlık yaratmıştır. Trump yönetimi aynı anda İsrail, Türkiye ve Suriye ile ilişkilerini korumaya ve bölgesel gerilimi düşürmeye çalışırken, İsrail’in bu tür tek taraflı eylemleri Washington’un diplomatik stratejisini zorlaştırmaktadır. Bazı ABD yetkilileri saldırının zamanlamasında İsrail’in yaklaşan Ekim seçimlerinin de rol oynamış olabileceğini düşünmektedir (Ravid, 2026a).

Barrack 22 Ağustos’ta bu ihtimali çok daha açık biçimde gündeme getirmiştir. The Times of Israel ve AP’nin aktardığına göre, Barrack saldırının iki olası açıklaması üzerinde durmuştur. Birinci teori, İsrail’deki bazı aktörlerin seçim öncesinde Türkiye’yi tepki vermeye zorlayarak siyasi fayda sağlamak istemiş olabileceğidir. İkinci teori ise Mossad, İsrail Savunma Kuvvetleri ve Başbakanlık Ofisi arasında koordinasyon eksikliği yaşanmış olmasıdır. Barrack, bunun kesinlikle istihbarata dayalı bir sonuç olmadığını ve iki olası açıklama bulunduğunu özellikle belirtmiştir (The Times of Israel, 2026; Wilks, 2026). Bu nokta önemlidir. Barrack’ın açıklaması, İsrail saldırısının yalnızca bölgesel güvenlik mantığıyla açıklanmasını sorgulamakta ve İsrail iç siyasetini de analiz kapsamına dahil etmektedir.

6. ABD Yönetimi Saldırıdan Önceden Haberdar mıydı?

Mevcut haberler arasında dikkat çekici bir farklılık vardır. Axios’un 18 Ağustos tarihli haberinde ABD ve İsrailli yetkililere dayanılarak İsrail’in saldırı öncesinde Beyaz Saray’a bilgi verdiği belirtilmektedir. İsrail’in Washington’a, Türkiye’nin üsse gelişmiş askerî sistemler getireceğini düşündüğünü ve saldırının bunu önlemeyi amaçladığını bildirdiği aktarılmaktadır (Ravid, 2026a).

Buna karşılık Barrack’ın 22 Ağustos’ta AP tarafından aktarılan açıklamasında İsrail’in ABD’ye saldırı öncesinde operasyonel uyarı vermediği açık biçimde ifade edilmektedir. Barrack’a göre İsrail, Türkiye’nin üs çevresindeki faaliyetlerine ilişkin istihbarat iddiasını yaklaşık altı gün önceden ABD ile paylaşmış; Amerikan istihbarat kurumları ise bu iddiayı inceledikten sonra Türkiye’nin, İsrail’in ileri sürdüğü biçimde, üsse askerî varlık taşımadığı sonucuna varmıştır. Barrack daha sonra saldırının gerçekleştirildiğini, ancak “bize veya Türkiye’ye haber verilmediğini” belirtmiştir (Wilks, 2026).

Genel istihbarat paylaşımı veya saldırı niyetinin bazı Washington yetkilileriyle konuşulması, uçuş zamanı, rota ve hedef konusunda operasyonel ön bildirim yapılmasıyla aynı şey değildir. Bu nedenle mevcut bilgiler, İsrail’in tehdit algısına ilişkin istihbaratı Washington’la paylaşmış olabileceğini, ancak Barrack’ın görev alanı içindeki çatışmasızlık mekanizmasına yönelik saldırının icrası hakkında yeterli bildirim yapılmamış olabileceğini düşündürmektedir. Hangi açıklamanın doğruluğuna bakılmaksızın, mevcut ABD-İsrail-Türkiye iletişim mekanizmasının askerî yanlış hesaplamayı önleyecek kadar güvenilir olmadığı değerlendirilmektedir.

7. Çatışma Artık Teorik Bir Senaryo Değil

ABD’nin Büyükelçisi Tom Barrack, Türk kuvvetlerinin İsrail uçaklarının Ebu Zuhur’a yöneldiğini ve amaçlarını bilmediklerini, bu nedenle uçakların Türkiye’ye yönelik olduğunu düşünerek savaş uçaklarını acilen kaldırabileceklerini söylemiştir. Barrack gelişmeleri “ciddi ve endişe verici” olarak tanımlamış ve can kaybı yaşanmamasının daha büyük bir tırmanmayı engellediğini belirtmiştir (Ertör, 2026). Barrack, Reuters’a yaptığı açıklamada, Türkiye’nin İsrail saldırısından haberdar edilmediğini; uçakların kuzeye doğru kendi sınırına yaklaşırken görülmesinin Ankara’yı askerî bir karşılık hazırlamaya yöneltebileceğini ifade etmiştir. Barrack, durumun daha da kötüleşmesini “soğukkanlı davrananların” engellediğini belirterek ABD’nin Türkiye, İsrail ve Suriye arasında daha kapsamlı bir çatışmasızlık mekanizması kurmaya çalıştığını açıklamıştır (Azhari, 2026). Barrack, Türk ordusunun İsrail uçaklarını gördüğünde kendi uçaklarını kaldırmayı değerlendirebileceğini söylemiş ve Türkiye’nin 2015’te Suriye sınırında bir Rus savaş uçağını düşürdüğünü hatırlatmıştır. “Yanlış bir kararın istenmeyen sonucu gerçekten çok ağır olabilir” değerlendirmesini yapmıştır (Wilks, 2026).

Bu açıklamalar ışığında Türkiye-İsrail çatışma riskini iki farklı kategoriye ayırmak gerekir.

Birincisi, planlanmış savaş riskidir. Her iki ülkenin de karşılıklı olarak geniş çaplı bir devletlerarası savaş başlatmak istediğine dair güçlü bir işaret bulunmamaktadır. İsrail Büyükelçisi Leiter açık biçimde Türkiye ile savaş istemediklerini söylemektedir (Stein, 2026a). ABD’nin İsrail Büyükelçisi Huckabee de iki ülkenin doğrudan savaşa yaklaştığı görüşünü reddetmiştir (Lachter, 2026).

İkincisi, istenmeden başlayan çatışma riskidir. Barrack’ın açıklamaları bu riskin artık soyut bir ihtimal olmadığını göstermektedir. Bir Türk radarının İsrail uçağına kilitlenmesi, Türk uçaklarının İsrail uçaklarını önlemeye kalkması, Türk personelin bulunduğu bir tesisin İsrail tarafından vurulması veya taraflardan birinin diğerine ait hava aracını düşürmesi, siyasi liderlerin başlangıçta istemediği bir çatışma zinciri yaratabilir. Bu nedenle mevcut durumda geniş ölçekli Türkiye-İsrail savaşı ihtimali düşük; sınırlı ve kazara doğrudan askerî karşılaşma ihtimali ise önceki yıllara kıyasla belirgin biçimde yükselmiş görünmektedir.

8. ABD ile İsrail Arasında Stratejik Ayrışma Gerçek mi?

Ebu Zuhur tek başına değerlendirildiğinde, ABD ile İsrail arasındaki tartışmanın taktik bir görüş ayrılığı olduğu düşünülebilir. Ancak Lübnan’daki gelişmelerle birlikte ele alındığında daha geniş bir stratejik örüntü ortaya çıkmaktadır.

Axios’un Haziran 2026 tarihli haberleri Trump yönetiminin Netanyahu’nun Lübnan’daki askerî operasyonlarını sınırlandırmaya çalıştığını açık biçimde ortaya koymaktadır. Ravid’e (2026b) göre Netanyahu, Beyrut’taki Hizbullah hedeflerine yönelik geniş çaplı bir saldırı düzenlemek isterken Trump doğrudan müdahale etmiş ve saldırının durdurulmasını talep etmiştir. Washington’un kaygısı yalnızca Lübnan’daki can kayıpları değil, İsrail’in tırmanmasının ABD’nin İran ile yürüttüğü daha kapsamlı diplomatik süreci bozmasıdır (Ravid, 2026b).

Washington Post’un aktardığı ABD istihbarat değerlendirmeleri ise ayrışmanın daha kurumsal bir boyuta ulaştığını göstermektedir. Buna göre Amerikan istihbarat kurumları Netanyahu’nun Lübnan’daki askerî harekâtı sürdürmesinin Trump yönetiminin İran’la kalıcı bir anlaşmaya ulaşma çabalarını baltalayabileceği konusunda Beyaz Saray’ı uyarmıştır. İsrail’in Hizbullah’a yönelik askerî baskıyı sürdürme isteği ile Washington’un daha geniş bir bölgesel anlaşma oluşturma çabası arasında açık bir öncelik farklılığı ortaya çıkmıştır (Nakashima vd., 2026). Frankel ve Madhani’nin (2026) analizinde bu ayrışma daha net ifade edilmektedir: Trump savaşı sınırlamak, İran’la anlaşmak ve bölgesel ekonomik istikrarı yeniden sağlamak isterken, Netanyahu Hizbullah’ın askerî kapasitesi yeterince zayıflatılmadan askerî baskıyı durdurmanın İsrail açısından kabul edilemez olduğunu düşünmektedir.

Suriye’de de benzer bir farklılık vardır. Washington açısından Ahmed al-Şara yönetiminin istikrara kavuşması, Suriye devlet kurumlarının yeniden işler hâle gelmesi ve Türkiye’nin bu süreçte yapıcı bir rol oynaması, bölgesel istikrarın bir parçasıdır. Barrack’ın Nisan 2026’daki açıklamalarına göre Türkiye, potansiyel bir düşman olarak değil, bazı konularda bölgesel bir ortak olarak değerlendirilebilir (Magid, 2026).

İsrail açısından ise aynı süreç farklı okunmaktadır. Türkiye tarafından eğitilen, silahlandırılan ve hava savunma kapasitesi geliştirilen bir Suriye ordusu, birkaç yıl sonra İsrail Hava Kuvvetleri'nin hareket serbestisini ciddi biçimde sınırlandırabilir. Dolayısıyla iki ülkenin stratejik mantıkları giderek ayrışmaktadır.

Bu ayrışmayı ABD ile İsrail ittifakının çözülmesi şeklinde değerlendirmek doğru değildir. İran’ın nükleer ve füze kapasitesinin sınırlandırılması, Hizbullah’ın zayıflatılması, İsrail’in güvenliğinin korunması ve Suriye’nin yeniden İran kontrolüne girmemesi gibi konularda iki ülkenin temel çıkarları büyük ölçüde örtüşmektedir.

Ancak araçlar, öncelikler ve kabul edilebilir risk düzeyi bakımından dört önemli farklılık giderek belirginleşmektedir.

Birincisi: Tehdit eşiği

İsrail, gelecekte kendi askerî hareket serbestisini kısıtlayabilecek bir kapasitenin oluşmasını dahi önleyici askerî harekât için yeterli neden saymaktadır. ABD yaklaşımı ise potansiyel kapasite ile yakın ve somut bir tehdit arasında daha yüksek bir eşik aramaktadır. Barrack’ın Ebu Zuhur saldırısını “gereksiz tırmanma” olarak nitelendirmesi bu farkı göstermektedir (Andrews, 2026).

İkincisi: Askerî güç ile diplomasinin sıralaması

İsrail’in yaklaşımı sıklıkla önce askerî bir gerçeklik yaratmak, ardından diplomatik bir düzenlemeye gitmektir. Washington ise özellikle Ukrayna ve İran’daki başarısızlık ve yüksek maliyet nedeniyle giderek önce müzakere, çatışmasızlık mekanizması ve ekonomik teşvikleri/yaptırımları denemek; askerî gücü de bunların başarısız olması halinde devreye sokmak istemektedir.

Üçüncüsü: Türkiye’ye ilişkin tehdit algısı

İsrail güvenlik çevrelerinde Türkiye, İran’ın gerilemesi sonrasında ortaya çıkan yeni ve güçlü bölgesel rakiplerden biri haline gelmektedir. INSS’nin “Türkiye İran değildir ama tehdittir” başlıklı çalışması, bu dönüşümü yansıtmaktadır (Lindenstrauss, 2025).

ABD açısından ise Türkiye, en azından söylem düzeyinde, NATO’nun ikinci büyük ordusuna sahip müttefik, Suriye’nin istikrarında merkezi bir aktör ve Washington’un İran sonrası bölgesel düzeninde dışlanması son derece zor bir ülkedir. Demokrasileri Savunma Vakfı'nı (Foundation for Defense of Democracies-FDD) gibi Türkiye’ye eleştirel yaklaşan Amerikan kurumları dahi Ankara’nın stratejisinin doğrudan İsrail’le savaşa yönelmediğini kabul etmektedir (Ciddi & Sharawi, 2026).

Dördüncüsü: Risk toleransı

Netanyahu hükümeti, güvenlik tehdidini büyümeden ortadan kaldırmak için daha yüksek askerî ve diplomatik riskleri kabul etmektedir. Washington ise özellikle İran savaşı sonrasında yeni cephelerin açılmasının mevcut Amerikan hedeflerini tehdit ettiğini düşünmektedir. Suriye ile Lübnan arasındaki ortak nokta burada ortaya çıkmaktadır: İsrail bölgesel güvenliği tehdit kaynaklarını askerî olarak sürekli baskı altında tutmak yoluyla sağlamaya çalışırken, ABD giderek askerî kazanımları diplomatik bir bölgesel düzene dönüştürmeye öncelik vermektedir.

9. Türkiye-İsrail İlişkilerinde Yeni Model: Yönetilen Stratejik Rekabet

İsrail ve ABD kaynaklarının birlikte değerlendirilmesi, Türkiye-İsrail ilişkilerinin yakın gelecekte ne kapsamlı bir normalleşmeye ne de planlı bir doğrudan savaşa yönelmesinin en olası senaryo olduğunu göstermektedir. Daha muhtemel model “yönetilen stratejik rekabet” olacaktır.

Türkiye açısından yeni Suriye yönetiminin istikrara kavuşması, Suriye ordusunun yeniden inşa edilmesi ve Ankara ile Şam arasında uzun vadeli bir savunma ilişkisi kurulması, Türkiye'nin sınır güvenliğini ve bölgesel nüfuzunu güçlendirmektedir. Türkiye ile Suriye arasında askerî eğitim, danışmanlık, teçhizat ve lojistik desteği kapsayan kurumsal ilişki zaten gelişmektedir (Azhari, 2026; Wilks, 2026).

İsrail açısından ise aynı gelişme gelecekte karşısına daha güçlü ve Türkiye tarafından desteklenen bir Suriye askerî sistemi çıkarabilir. Sorunun yapısal niteliği burada ortaya çıkmaktadır. Türkiye’nin Suriye’de istikrar yaratmak için gerekli gördüğü askerî kapasite, İsrail tarafından kendi güvenliği için risk olarak algılanmaktadır.

Bu bir “güvenlik ikilemi”dir. Türkiye kendi güvenliğini güçlendirdikçe İsrail kendisini daha güvensiz hissedebilir; İsrail bu tehdidi azaltmak için Suriye’de daha fazla askerî güç kullandıkça Türkiye İsrail’i daha saldırgan ve revizyonist bir aktör olarak değerlendirebilir. Bu mekanizma kontrol edilmediğinde rekabet kendi kendini besleyen bir sürece dönüşebilir.

İncelenen İsrail ve ABD kaynaklarından ilişkilerin geleceğine ilişkin üç temel senaryo çıkarılabilir.

Kontrollü rekabet ve çatışmasızlık

En olası senaryoda Washington’un arabuluculuğuyla Türkiye, İsrail ve Suriye arasında daha gelişmiş bir askerî iletişim mekanizması kurulur. Barrack’ın İbranice, Türkçe, Arapça ve İngilizce konuşan personelin sürekli görev yaptığı bir koordinasyon merkezi önerisi bunun somut bir örneğidir (Ertör, 2026; Stein, 2026b). Böyle bir mekanizma siyasi rekabeti ortadan kaldırmaz, ancak askerî kazaları engelleyebilir.

Sürekli sınırlı krizler

İkinci senaryoda çatışmasızlık mekanizması oluşturulur, ancak tarafların kırmızı çizgileri üzerinde anlaşma sağlanamaz. Türkiye, Suriye ordusunu güçlendirmeye; İsrail ise belirli askerî sistemlerin konuşlandırılmasını hava saldırılarıyla engellemeye devam eder. Bu durumda ilişkiler tekrar eden Ebu Zuhur benzeri krizlerle şekillenir.

Sınırlı doğrudan askerî çatışma

En tehlikeli senaryoda Türk personelinin bulunduğu bir tesis vurulur veya Türk ve İsrail uçakları doğrudan karşı karşıya gelir. Böyle bir olayda iki hükümet de başlangıçta savaş istemese bile, kamuoyu, caydırıcılık ve askerî itibar baskısı karşılıklı sınırlı misillemeleri zorunlu hale getirebilir.

Barrack’ın son açıklamalarının önemi tam olarak buradadır: bu üçüncü senaryo artık yalnızca akademik olasılık çalışmasının konusu değildir; 18 Ağustos’ta gerçekleşmemiş ancak gerçekleşmeye oldukça yaklaşmış bir ihtimaldir (Ertör, 2026; Wilks, 2026).

10. Türkiye Açısından Stratejik Sonuçlar

İsrail medyasındaki tartışmalar Türkiye açısından üç önemli sonuç ortaya koymaktadır. Birincisi, Ankara’nın Suriye’deki askerî faaliyetleri bundan böyle İsrail tarafından yalnızca Türkiye-Suriye ikili ilişkilerinin bir parçası olarak görülmeyebilir. Özellikle savaş uçağı, gelişmiş radar, hava savunma sistemi, elektronik harp kapasitesi ve uzun menzilli silahların Suriye’ye konuşlandırılması, İsrail açısından doğrudan bir güvenlik meselesi haline gelmiştir.

İkincisi, İsrail’in kırmızı çizgilerinin coğrafi sınırları kesin değildir. Yanarocak’ın değerlendirmesinden, Türk askerî mevcudiyetinin Kuzey Suriye’de kalmasının daha yönetilebilir görüldüğü anlaşılmaktadır; ancak İsrail’in askerî müdahaleyi hangi enlemden veya hangi silah sisteminden itibaren gerekli göreceği açık değildir (Greyman-Kennard, 2026).

Üçüncüsü, ABD’nin varlığı Ankara açısından önemli, ancak mutlak bir güvence değildir. Ebu Zuhur olayında Washington’un saldırıyı engellememiş veya engelleyememiş olması bunun göstergesidir. Axios’un haberine göre bazı Amerikan yetkilileri saldırıyı önceden bilmelerine rağmen operasyon gerçekleşmiştir; Barrack ise kendisinin ve çatışmasızlık sürecinin saldırı hakkında yeterince bilgilendirilmediğini söylemektedir (Ravid, 2026a; Wilks, 2026).

Dolayısıyla Türkiye açısından yalnızca Amerikan arabuluculuğuna güvenmek yerine İsrail ile doğrudan askerî iletişim kanallarının kurulması da önem taşımaktadır. Bundan daha önemlisi ise doğrudan çatışma olasılığı üzerine, yalnızca milli kapasiteye dayanan; dinamik ve nesnel kapasite mukayesesine göre yapılacak analizlere dayanarak gerçekçi bir eylem planı oluşturulmasıdır.  

Sonuç

Ebu Zuhur saldırısı Türkiye-İsrail ilişkilerinde yalnızca yeni bir kriz değil, tehdit algısının niteliğindeki değişimi gösteren stratejik bir eşiktir.

İsrail’de güvenlikçi yaklaşımı temsil eden uzmanlar ve İsrailli resmî yetkililer, Türkiye’nin Suriye’de giderek genişleyen askerî kapasitesini İsrail’in gelecekteki hareket serbestisine yönelik bir tehdit olarak değerlendirmekte ve tehdidin kalıcı hale gelmeden önce önleyici saldırılarla sınırlandırılmasını savunmaktadırlar (Gal, 2026; Greyman-Kennard, 2026; Stein, 2026a).

Buna karşılık daha ihtiyatlı bir stratejik çerçeveyi benimseyenler açısından Türkiye’nin İsrail açısından ciddi bir rakip olduğu kabul edilmekle birlikte, İran ile Türkiye’nin özdeşleştirilmesinin ve Türkiye’ye karşı öncelikle askerî araçlara dayanan bir strateji izlenmesinin İsrail açısından ters sonuçlar üretebileceği vurgulanmaktadır (Lindenstrauss, 2025; Magid, 2026; The Jerusalem Post Editorial, 2026).

ABD’de de benzer bir ikilik vardır. Bir grup, İsrail’in Türkiye’nin Suriye’de artan askerî etkisinden kaynaklanan güvenlik kaygılarının tamamen temelsiz olmadığını kabul etmektedir (Ciddi & Sharawi, 2026; Lachter, 2026; Makovsky & Saidmehr, 2025). Buna karşılık diğer yaklaşım, Netanyahu hükümetinin askerî güç kullanımının Washington’un bölgesel istikrar ve diplomasi gündemini giderek daha fazla zorlaştırdığı yönündedir (Andrews, 2026; Nakashima vd., 2026; Ravid, 2026a, 2026b).

Suriye ve Lübnan bu nedenle birbirinden bağımsız iki cephe değildir. Her iki sorunda da aynı ABD-İsrail stratejik farklılığı görülmektedir. İsrail, potansiyel bir tehdidi askerî güçle bastırmak isterken, Washington yeni askerî cephelerin açılmasını engelleyerek mevcut güvenlik sorunlarını daha kapsamlı diplomatik düzenlemelere dönüştürmeye çalışmaktadır. Bu farklılık henüz ABD-İsrail ittifakında stratejik bir kopuş anlamına gelmemektedir. Ancak artık yalnızca bir yöntem tartışması olarak da görülemez. Tehdit tanımı, Türkiye’ye verilen rol, askerî güç kullanımının eşiği ve bölgesel düzenin nasıl kurulacağı konusunda gerçek bir yaklaşım farklılaşması ortaya çıkmaktadır.

Türkiye-İsrail ilişkilerinin geleceği açısından en olası sonuç, krizin ne yakın dönemde normalleşmesi ne de planlı bir devletlerarası savaşa yol açmasıdır. İlişkilerin giderek “çatışmasız ama düşmanca; diplomatik kanalları açık ama askerî olarak karşılıklı caydırıcılığa dayalı; ABD tarafından yönetilmeye çalışılan uzun süreli stratejik rekabet” biçimini alması daha olası görünmektedir.

Ancak Ebu Zuhur saldırısı bu modelin kırılganlığını da ortaya koymuştur. Barrack’ın açıkladığı üzere Türk uçaklarının havalanması ihtimali gerçek anlamda gündeme gelmişse, Türkiye ile İsrail arasındaki doğrudan askerî çatışmanın önündeki en önemli güvence artık tarafların birbirleriyle savaşmak istememesi değildir. Asıl güvence, yanlış hesaplamayı önleyecek kurumsal iletişim mekanizmalarının ne kadar hızlı oluşturulacağıdır (Ertör, 2026; Wilks, 2026).

Sonuç olarak Ebu Zuhur’un verdiği stratejik mesaj şudur:

Türkiye ile İsrail artık yalnızca Filistin, Doğu Akdeniz veya diplomatik söylemler üzerinden rekabet eden iki ülke değildir. Suriye’de aynı askerî coğrafyada faaliyet gösteren, birbirlerinin kapasite ve hareket alanlarını doğrudan etkileyen iki bölgesel güç haline gelmişlerdir. Bundan sonraki temel mesele, rekabetin ortaya çıkıp çıkmayacağı değil; bu rekabeti düzenleyecek kuralların, ilk doğrudan askerî çatışma yaşanmadan önce oluşturulup oluşturulamayacağıdır.

Son olarak, iki ülke arasındaki rekabet ve çatışma riskinin, iktidarların siyasi geleceği ile ilişkilendirilemeyecek ölçüde yapısal ve çok faktörlü olduğunun vurgulanması gereklidir. Nitekim incelenen kaynaklarda da ülkelerinin liderlerinin iç politik kaygılarına ve amaçlarına vurgu yapılmadığı görülmektedir.

Kaynakça

Andrews, F. (2026, August 18). U.S. envoy in Turkey chastises Israel for “unnecessary escalation” with strikes on Syrian air base. CBS News. https://www.cbsnews.com/news/syria-israel-airstrikes-us-tom-barrack-unnecessary-escalation-middle-east/

Azhari, T. (2026, August 18). US working on deconfliction mechanism among Turkey, Israel and Syria, US envoy says. Reuters. https://www.reuters.com/world/middle-east/us-working-deconfliction-mechanism-among-turkey-israel-syria-us-envoy-says-2026-08-18/

Ciddi, S., & Sharawi, A. (2026, July 27). Turkey’s cautious bid for regional power. Foundation for Defense of Democracies.https://www.fdd.org/analysis/2026/07/27/turkeys-cautious-bid-for-regional-power/

Cirrone, J. (2026, August 19). Turkey accuses Netanyahu of pursuing ‘expansionist’ policies after Israeli strike on Syrian airbase. Fox News.https://www.foxnews.com/politics/turkey-accuses-netanyahu-pursuing-expansionist-policies-israeli-strike-syrian-airbase

Ertör, T. (2026, August 19). Tom Barrack açıkladı: Türkiye, Suriye ve İsrail çatışmanın eşiğinden döndü. Sözcü.

Frankel, J., & Madhani, A. (2026, June 8). Netanyahu and Trump are at odds over the war they started together. The Washington Post. https://www.washingtonpost.com/world/2026/06/08/israel-netanyahu-us-trump-iran-war/af024c88-637d-11f1-bdd4-805ebb99a693_story.html

Gal, S. (2026, August 20). The Abu al-Duhur strike: Denial before emplacement. Israel Hayom. http://www.israelhayom.com/2026/08/20/israel-abu-al-duhur-turkey-denial-doctrine/

Greyman-Kennard, D. (2026, August 19). ‘Armed to the teeth’: Syria buildup, Ankara involvement necessitated Israeli strikes—Experts say. https://www.jewishrhody.com/stories/armed-to-the-teeth-syria-buildup-ankara-involvement-necessitated-israeli-strikes-experts,170185

Lachter, E. (2026, August 20). Israeli defense minister puts NATO power on notice as Middle East tensions surge: ‘Dangerous adventures’. Fox News. https://www.foxnews.com/world/israeli-defense-minister-puts-nato-power-notice-middle-east-tensions-surge-dangerous-adventures

Lindenstrauss, G. (2025, November 18). Turkey is not Iran, but it is a threat (INSS Insight No. 2061). Institute for National Security Studies. https://www.inss.org.il/publication/turkish-threat/

Magid, J. (2026, April 18). US envoy argues Israeli policy on Syria and Turkey strategically counterproductive. The Times of Israel. https://www.timesofisrael.com/us-envoy-argues-israeli-policy-on-syria-and-turkey-strategically-counter-productive/

Makovsky, D., & Saidmehr, S. (2025, May 6). The coming clash over Syria: Israel and Turkey are on a collision course. The Washington Institute for Near East Policy. https://www.washingtoninstitute.org/policy-analysis/coming-clash-over-syria-israel-and-turkey-are-collision-course

Nakashima, E., Hudson, J., Shih, G., & Strobel, W. P. (2026, June 19). U.S. intelligence warns Israel is likely to undermine Iran peace deal, officials say. The Washington Post. https://www.washingtonpost.com/national-security/2026/06/19/us-intelligence-warns-israel-is-likely-undermine-iran-peace-deal-officials-say/

Ravid, B. (2026a, August 18). Israel defends strike on Syria as U.S. frustration with Bibi grows. Axios. https://www.axios.com/2026/08/18/israel-syria-turkey-strike-military-buildup

Ravid, B. (2026b, June 4). Netanyahu squeezed between Trump and election year politics. Axios. https://www.axios.com/2026/06/04/trump-netanyahu-fight-lebanon-israel-election

Stein, A. (2026a, August 20). Turkey ‘crossed a red line’ in Syria, Israeli ambassador to US Leiter tells ‘Post’. The Jerusalem Post. https://www.jpost.com/israel-news/article-906150

Stein, A. (2026b, August 19). Israel’s Syria strike risked scrambling Turkish jets, military escalation, US envoy tells ‘Post’. The Jerusalem Post.

The Jerusalem Post Editorial. (2026, August 21). Diplomacy becomes essential national security tool to combat Turkey’s growing strength. The Jerusalem Post. https://www.jpost.com/middle-east/article-905966

The Times of Israel. (2026, August 22). US envoy suggests Israeli strike on Syria aimed at ‘baiting’ Turkey into conflict for electoral gain. https://www.timesofisrael.com/us-envoy-suggests-israeli-strike-in-syria-was-election-ploy-aimed-at-baiting-turkey-into-clash/

Wilks, A. (2026, August 22). A US envoy says Israel did not give a warning to the US ahead of a recent Syria air strike. Associated Press. https://apnews.com/article/barrack-air-base-syria-turkey-israel-7c77c4dc90fd8aa1e87c85abc287b6fb

Oktay BİNGÖL

bottom of page