
KÖRFEZ'DE YENİ GÜÇ MÜCADELESİ
Rekabet Eden Vizyonlar, Siyasal İslam, Değişen İttifaklar ve Monarşilerin Geleceği
23 Ekim 2026

KÖRFEZ'DE YENİ GÜÇ MÜCADELESİ
Rekabet Eden Vizyonlar, Siyasal İslam, Değişen İttifaklar ve Monarşilerin Geleceği
Hazırlayan: İstanbul Strateji
Yönetici Özeti
Orta Doğu’da Körfez bölgesi, petrol gelirlerine dayalı ekonomik yapıların dönüşümü, monarşik yönetimlerin siyasal süreklilik arayışları ve bölgesel güç rekabetinin yeniden şekillenmesi nedeniyle kapsamlı bir değişim döneminden geçmektedir. Bu çalışma, Körfez İşbirliği Konseyi'nin (KİK) altı üyesinin ekonomik modernleşme, rejim güvenliği, siyasal İslam ve dış politika stratejilerini karşılaştırmalı olarak incelemektedir. Özellikle Suudi Arabistan ile Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) arasındaki rekabetin ekonomik, ideolojik ve jeopolitik boyutlarına odaklanılmaktadır.
Çalışmanın temel savı, Körfez'de ekonomik çeşitlendirmenin yalnızca petrol sonrası döneme hazırlık olmadığı, devletin gelir üretme, toplumsal kaynak dağıtma, siyasal meşruiyet sağlama ve bölgesel güç kullanma biçimlerini yeniden düzenleyen kapsamlı bir dönüşüme evrildiğidir.
Analiz, siyasal İslam'a yönelik farklı yaklaşımların Körfez monarşileri arasındaki ittifakları ve çatışmaları şekillendiren unsurlardan biri olduğunu ortaya koymaktadır. BAE, Müslüman Kardeşler gibi örgütlü siyasal İslamcı hareketleri monarşik düzen açısından tehdit olarak değerlendirirken, Suudi Arabistan dinî meşruiyet üzerindeki devlet ve hanedan otoritesini korumaya öncelik vermektedir. Katar ise özellikle Arap Baharı döneminde İslamcı hareketlerle geliştirdiği ilişkileri bölgesel nüfuz ve diplomatik etkinlik aracı olarak kullanmıştır. Kuveyt ve Umman daha farklı, daha kurumsal ve daha pragmatik yaklaşımlar benimsemiştir.
Yemen, Libya, Sudan ve Afrika Boynuzu örnekleri, Körfez ülkelerinin ekonomik çıkarları, rejim güvenliği ve ideolojik tercihlerinin bölgesel müdahalelerde nasıl kesiştiğini göstermektedir. Bununla birlikte, siyasal İslam karşıtlığı veya desteği bütün dış politika davranışlarını tek başına açıklamamaktadır.
Çalışma, ekonomik modernleşmenin demokratikleşmeyi zorunlu olarak üretmediği, petrol dışı sektörlerin büyümesinin rantiyeci ilişkileri kendiliğinden ortadan kaldırmadığı ve ekonomik gücün stratejik özerklikle aynı anlama gelmediği sonucuna ulaşmaktadır. Suudi Arabistan–BAE rekabeti ise iki müttefikin geçici anlaşmazlıklarını aşarak farklı ekonomik ve bölgesel düzen modellerinin rekabetine dönüşmektedir.
Çalışmada 2030–2040 döneminde monarşik yönetimlerin sürekliliği ile mevcut bölgesel düzenin sürekliliğinin birbirinden ayrılması gerektiği ileri sürülmektedir. Türkiye açısından temel stratejik gereklilik, Körfez'deki ideolojik ve jeopolitik kutuplaşmalara taraf olmadan çok yönlü ilişkileri geliştirmek, güvenlik ortaklıklarında stratejik özerkliği korumak ve bölgesel istikrara katkıda bulunmaktır.
Giriş: Körfez'de Ekonomik, Siyasal ve İdeolojik Dönüşüm
Körfez, uzun yıllar boyunca petrol ve doğal gaz gelirleri, hanedan yönetimleri, ABD'nin güvenlik garantileri ve İran kaynaklı tehdit algıları üzerinden açıklanmıştır. Bu unsurlar önemlerini korumakla birlikte bölgedeki siyasal ve ekonomik ilişkileri açıklamak için yetersiz kalmaktadır. Suudi Arabistan, BAE ve Katar'ın geliştirdiği farklı kalkınma modelleri, bölgesel müdahaleler, küresel ticaret ağları ve siyasal İslam'a yönelik ayrışan yaklaşımlar, Körfez'i giderek daha rekabetçi bir yapıya dönüştürmektedir.
1981'de kurulan Körfez İşbirliği Konseyi (KİK), Suudi Arabistan, BAE, Katar, Kuveyt, Umman ve Bahreyn'i ortak bir kurumsal çatı altında toplamıştır. Ancak bu ülkeler hiçbir zaman tamamen aynı tehdit algılarıan ve güvenlik yaklaşımlarına, ekonomik çıkarlara veya dış politika önceliklerine sahip olmamıştır. Nitekim 2017–2021 Katar krizi, farklılıkların ortak kurumları ciddi biçimde zayıflatabileceğini göstermiştir.
Körfez'deki ayrışmanın önemli bir boyutu, 2011 Arap Baharı sonrasında belirginleşmiştir. Halk hareketlerinin siyasal İslamcı partilere iktidar fırsatları yaratması, bazı Körfez monarşileri tarafından mevcut rejimlerin meşruiyetine yönelik bir tehdit olarak değerlendirilmiştir. Buna karşılık Katar, bu hareketlerin bir bölümünü bölgesel etkinliğini artırabilecek siyasi aktörler olarak görmüştür. Bu farklılaşma, Mısır ve Libya'daki gelişmelerden Katar krizine, Türkiye ile ilişkilerden bölgesel ittifaklara kadar geniş bir alanda etkili olmuştur.
Ekonomik dönüşüm ise bu ideolojik rekabetle eş zamanlı olarak ilerlemektedir. Körfez ülkeleri, enerji gelirlerini finans, lojistik, turizm, teknoloji ve sanayiye yönlendirirken ekonomik merkezler ve uluslararası yatırım ağlarıyla rekabet etmektedir.
Bu çalışmanın temel sorusu, Körfez monarşilerinin ekonomik modernleşme stratejileri, siyasal İslam'a yönelik yaklaşımları ve farklılaşan dış politikalarının bölgesel güç dağılımını ve hanedan yönetimlerinin geleceğini nasıl etkilediğidir.
1. Rantiyeci Devletin Dönüşümü ve Rejim Güvenliği
Rantiyeci devlet kuramı, petrol ve doğal gaz gibi dış gelir kaynaklarının devletin ekonomik ve siyasal yapısını nasıl etkilediğini açıklar. Enerji gelirlerinin kamu bütçesinde belirleyici olduğu ekonomilerde devlet, istihdamın, yatırımların, sübvansiyonların ve toplumsal kaynakların dağıtımında başlıca aktördür (Beblawi & Luciani, 1987). Bu yapı, devlet ile toplum arasında kendine özgü bir ilişki kurar. Vatandaşların doğrudan vergilendirilmesinin sınırlı olması, siyasal temsil ve hesap verebilirlik taleplerinin gelişimini etkileyebilir. Buna karşılık, kamu istihdamı ve sosyal hizmetler yönetimlerin toplumsal meşruiyetini destekleyebilir.
Ancak Körfez monarşilerinin dayanıklılığını yalnızca petrol gelirleriyle açıklamak yetersizdir. Yönetici hanedanların örgütlenmesi, güvenlik kurumları, toplumsal ittifaklar ve dış destek mekanizmaları da önemlidir (Yom & Gause, 2012).
Bingöl (2016), rantiyeciliği devletin kurumsal işlevleri ve başarısızlık riskleri bağlamında değerlendirirken rantiyeci ilişkilerin dönüşümüne dikkat çekmektedir. Bu yaklaşım, Körfez'deki ekonomik çeşitlendirme programlarını anlamak açısından önemlidir. Petrol gelirlerinin ulusal varlık fonları aracılığıyla teknoloji, turizm ve sanayi yatırımlarına aktarılması, rantiyeci ilişkilerin tamamen ortadan kalktığı anlamına gelmeyebilir. Ekonomik kaynakların ve yatırım kararlarının merkezi yönetimde yoğunlaşması durumunda ekonomik çeşitlenme ile siyasal merkezileşme birlikte ilerleyebilir.
Bu çerçevede rejim güvenliği yalnızca askerî tehditlerin önlenmesini değil, hanedan yönetimlerinin meşruiyetine alternatif oluşturabilecek siyasal hareketlerin sınırlandırılmasını da kapsamaktadır. Siyasal İslam'a yönelik yaklaşımların önemi burada ortaya çıkmaktadır. Müslüman Kardeşler gibi ulusötesi örgütlenmeler, dinî referansları siyasal temsil ve toplumsal mobilizasyonla birleştirebilmektedir. Bu özellik, dinî meşruiyeti büyük ölçüde hanedan ve devlet kurumları üzerinden tanımlayan monarşiler açısından alternatif bir siyasal otorite kaynağı olarak algılanabilmektedir. Bununla birlikte, siyasal İslam tek bir örgüt veya ideolojik çizgiden oluşmamaktadır. Müslüman Kardeşler, Selefi siyasal hareketler, mezhep temelli partiler ve silahlı örgütler farklı tarihsel, örgütsel ve siyasal özelliklere sahiptir. Körfez ülkelerinin bu hareketlere yaklaşımları da aynı değildir.
Dolayısıyla siyasal İslam, Körfez'de yalnızca dinî bir tartışma değil; meşruiyetin kim tarafından üretileceği, toplumsal hareketliliğin nasıl yönetileceği ve bölgesel siyasal düzenin hangi aktörler üzerinden şekilleneceği sorunudur.
2. Körfez Ülkelerinin Ekonomik Modelleri ve Siyasal İslam Yaklaşımları
Suudi Arabistan: Dinî meşruiyetin devlet kontrolünde yeniden tanımlanması
Suudi Arabistan'ın bölgesel konumu, enerji kaynakları, ekonomik büyüklüğü ve Mekke ile Medine'nin sağladığı dinî önemden kaynaklanmaktadır. Suudi Arabistan’ın Vizyon 2030 programı, petrol dışı sektörlerin geliştirilmesini, özel yatırımların artırılmasını ve uluslararası sermayenin ülkeye çekilmesini hedeflemektedir (Kingdom of Saudi Arabia, 2016). Program, ekonomik dönüşümün yanı sıra siyasal ve toplumsal otoritenin yeniden düzenlenmesiyle de bağlantılıdır. Muhammed bin Selman döneminde toplumsal hayatın bazı alanlarında gerçekleştirilen açılımlar, dinî kurumların kamusal alan üzerindeki etkisinin yeniden tanımlanmasıyla birlikte ilerlemiştir.
Suudi Arabistan'ın siyasal İslam'a yaklaşımı, dinî meşruiyet üzerinden hanedan ve devlet otoritesini korumaya dayanmaktadır. Riyad'ın 2014'te Müslüman Kardeşler'i terör örgütü ilan etmesi, bu yaklaşımın önemli göstergelerinden biridir. Müslüman Kardeşler'in dinî referanslarla siyasal temsil ve örgütlenme geliştirmesi, Suudi monarşisinin İslam dünyasındaki liderlik iddiası açısından alternatif bir meşruiyet kaynağı oluşturabilmektedir. Bununla birlikte, Suudi Arabistan'ın tarih boyunca tüm İslamcı hareketlere aynı biçimde karşı çıktığı söylenemez. Soğuk Savaş dönemindeki ilişkiler ve farklı bölgesel çatışmalarda geliştirilen ortaklıklar, Riyad'ın siyasal İslam'a yaklaşımının güvenlik koşullarına göre değişebildiğini göstermektedir. Dolayısıyla Suudi modeli, dinin siyasetten tamamen ayrılması olarak değil, dinî alanın merkezi devlet otoritesine daha sıkı bağlanması olarak değerlendirilebilir.
Petrodolar Sistemi, ABD ile Stratejik Bağımlılık ve Çin'e Açılım
Suudi Arabistan'ın küresel jeopolitik önemi, enerji kaynaklarının büyüklüğünün ötesinde, petrol ticareti ile uluslararası finansal sistem arasında kurulan tarihsel ilişkiden kaynaklanmaktadır. 1970'lerde ABD ile Suudi Arabistan arasında geliştirilen ekonomik, mali ve güvenlik iş birliği, petrodolar düzeninin güçlenmesinde önemli bir rol oynamıştır. 1974'te teşkil edilen ABD–Suudi Ortak Ekonomik İşbirliği Komisyonu, petrol gelirlerinin Amerikan mal ve hizmetlerine, finansal varlıklarına ve yatırımlarına yönlendirilmesini teşvik eden ilişkilerin kurumsallaşmasına katkı sağlamıştır.
Petrodolar mekanizmasının iki önemli boyutu vardır. Birincisi, uluslararası petrol ticaretinde doların baskın faturalandırma ve ödeme para birimi olmasıdır. İkincisi ise petrol ihracatçılarının elde ettikleri gelirlerin bir bölümünü ABD Hazine tahvilleri, bankacılık sistemi, finansal yatırımlar ve Amerikan mal ve hizmetleri aracılığıyla uluslararası ekonomiye geri aktarmalarıdır. Bu süreç, doların uluslararası kullanımını ve ABD finans piyasalarının çekiciliğini desteklemiştir. Petrodolar düzeni, ABD–Suudi güvenlik ortaklığıyla da bağlantılıdır. Riyad, enerji gelirleri ve uluslararası finansal bağlantıları sayesinde önemli bir ekonomik kapasite kazanırken, Washington Körfez'deki askerî varlığı ve savunma iş birliği aracılığıyla bölgesel güvenlik mimarisinde belirleyici bir rol üstlenmiştir.
Ancak bu ilişkinin niteliği değişmektedir. Çin'in Suudi petrolünün önemli alıcılarından biri hâline gelmesi, Riyad'ın ekonomik ilişkilerini Asya'ya doğru çeşitlendirmesini teşvik etmektedir. Suudi Arabistan ile Çin arasında petrol ticaretinde yuan kullanımına ilişkin görüşmeler ve yerel para birimleriyle ticaret yapma olanakları gündeme gelmiştir. Bununla birlikte, yuan kullanımı Suudi petrol ihracatında doların yerini alabilecek ölçekte değildir. Suudi riyalinin dolara sabitlenmiş olması, dolar varlıklarının finansal sistemdeki ağırlığı ve ABD ile güvenlik ilişkileri, hızlı bir parasal kopuşun önündeki önemli sınırlamalardır (Carnegie Endowment for International Peace, 2026; S&P Global, 2024).
Bu çerçevede Suudi Arabistan'ın BRICS ile yakınlaşması da mevcut uluslararası finansal düzenden kesin bir kopuş olarak değerlendirilmemelidir. Riyad'ın temel amacı, ABD ile stratejik ilişkilerini sürdürürken Çin, Hindistan ve diğer yükselen ekonomilerle bağlantılarını genişleterek ekonomik ve diplomatik hareket alanını artırmak olarak değerlendirilebilir.
Vizyon 2030 bu dönüşümün başka bir boyutunu oluşturmaktadır. Suudi Arabistan, petrol gelirlerini uluslararası sermaye, teknoloji, sanayi ve hizmet sektörlerinde kalıcı ekonomik kapasiteye dönüştürmeye çalışmaktadır. Petrol gelirleri dönüşüm programlarının finansmanında önemli bir rol oynamaya devam etmektedir.
BAE: Bölgesel müdahalecilik
BAE, bölgesel gücünü uluslararası finans, lojistik, liman işletmeciliği, teknoloji yatırımları ve güvenlik ortaklıkları üzerinden geliştirmiştir. Dubai'nin küresel ticaret merkezi olması ve Abu Dabi'nin büyük yatırım fonları, ülkeye kendi ölçeğinin ötesinde uluslararası etki sağlamaktadır (Ulrichsen, 2020).
BAE'nin dış politika yaklaşımında siyasal İslam karşıtlığı belirgin bir yer tutmaktadır. Özellikle Müslüman Kardeşler çizgisindeki örgütlenmeler, monarşik düzenin meşruiyetine ve siyasal otoritenin merkezileşmesine yönelik bir tehdit olarak değerlendirilmektedir. Bu nedenle Abu Dabi, Arap Baharı sonrasında siyasal İslamcı hareketlerin seçimler yoluyla iktidara gelmesini endişeyle takip etmiş ve bazı ülkelerde bu hareketlere karşı askerî veya otoriter nitelikli aktörlerle iş birliği yapmıştır. Mısır'da 2013 sonrasında Abdülfettah es-Sisi yönetimine verilen destek ve Libya'da Halife Hafter liderliğindeki güçlerle kurulan ilişkiler, bu yaklaşımın örnekleridir.
Ancak BAE'de devlet, dinî kurumları ve dinî söylemi siyasal meşruiyetin bir parçası olarak kullanmaya devam etmektedir. Karşı çıkılan temel unsur, dinî referansların devlet denetiminin dışında bağımsız bir siyasal örgütlenmeye dönüşmesidir.
BAE'nin siyasal İslam karşıtlığı, rejim güvenliği kadar bölgesel güç mücadelesiyle de ilişkilidir. Katar’ın diğer bölgesel aktörlerle birlikte belirli dönemlerde Müslüman Kardeşler bağlantılı hareketlerle geliştirdiği ilişkiler, Abu Dabi'nin bu ülkelerle rekabetini derinleştirmiştir.
Bununla birlikte, BAE'nin tüm dış müdahalelerini yalnızca siyasal İslam karşıtlığıyla açıklamak doğru değildir. Deniz ticaret yolları, liman bağlantıları, İran'ın etkisini sınırlama ve uluslararası ortaklıklar da belirleyicidir.
BAE'nin temel stratejik çelişkisi, küresel ekonomik ağların sağladığı gücün dış bağımlılığı artırmasıdır. Örneğin, Microsoft'un 2024'te BAE merkezli yapay zekâ şirketi G42'ye yaptığı 1,5 milyar dolarlık yatırım (Microsoft, 2024), BAE açısından hem teknolojik hem de jeopolitik bir bağımlılık riski taşımaktadır. BAE, bu ortaklıkla yapay zekâ alanında küresel bir güç olmayı hedeflerken, karşılığında egemenlik ve teknolojik esneklik alanlarında önemli tavizler vermiştir. BAE'nin ulusal yapay zekâ stratejisi tamamen ABD menşeli tek bir şirketin bulut ekosistemine bağlıdır. BAE, gelişmiş yapay zekâ çiplerine erişebilmek için ABD ihracat kısıtlamalarına tam olarak uymak zorundadır. G42 ise Çinli donanımları sistemlerinden çıkarmak ve Çinli aktörlerin veri merkezlerinde yapay zekâ modeli eğitmesini engellemekle yükümlüdür.
Katar: Stratejik özerklik
Katar, doğal gaz gelirlerini uluslararası yatırımlar, diplomatik arabuluculuk ve farklı siyasal aktörlerle kurduğu ilişkiler aracılığıyla stratejik etkiye dönüştürmektedir.
Doha'nın Arap Baharı döneminde Müslüman Kardeşler çizgisindeki hareketlere yönelik olumlu yaklaşımı, Suudi Arabistan ve BAE'den ayrışmasının önemli nedenlerinden biridir. Katar, bu hareketlerin belirli ülkelerde toplumsal destek kazanmasını bölgesel siyasal dönüşümün bir unsuru olarak değerlendirmiştir. Al Jazeera'nın yayınları ve Katar'ın farklı siyasal aktörlerle geliştirdiği ilişkiler, Doha'nın bölgesel görünürlüğünü artırmıştır.
2017'de başlayan Katar krizi, bölge ülkeleri arasındaki ayrışmanın güvenlik ve ekonomi alanlarına yansımasıdır. Suudi Arabistan, BAE, Bahreyn ve Mısır, Katar'ı belirli örgütlere destek vermekle suçlamış; Doha ise bu suçlamaları reddetmiştir. Kriz, 2021'deki El-Ula uzlaşmasıyla sona ermiştir (ORSAM, 2021).
Katar'ın siyasal İslamcı aktörlerle ilişkileri, bu hareketlerin politikalarını benimsediğini göstermemektedir. Doha, farklı ideolojik çizgilerdeki aktörlerle iletişim kurmayı diplomatik bir etkinlik ve stratejik özerklik aracı olarak kullanmaktadır.
Kuveyt, Umman ve Bahreyn: Farklı kurumsal ve güvenlik koşulları
Kuveyt, parlamenter kurumların tarihsel ağırlığı ve siyasal örgütlenme deneyimi nedeniyle diğer Körfez monarşilerinden ayrılmaktadır. Ülkede İslamcı siyasal aktörlerin parlamenter hayatta yer alabilmesi, Müslüman Kardeşler bağlantılı hareketlere yaklaşımın BAE'den farklı olmasına yol açmıştır. Ancak bu durum, Kuveyt'in tüm İslamcı hareketleri desteklediği veya siyasal çoğulculuğun kurumsal olarak güvence altına alındığı anlamına gelmez. Mayıs 2024'te parlamentonun feshedilmesi ve anayasanın bazı hükümlerinin askıya alınması, siyasal katılımın geleceğine ilişkin belirsizlikleri artırmıştır.
Umman ise siyasal İslam konusunu bölgesel kutuplaşmanın merkezine yerleştirmekten kaçınmıştır. Maskat'ın geleneksel denge ve arabuluculuk politikası, farklı aktörlerle diplomatik iletişimin sürdürülmesine dayanır. Sünnilik ve Şiilik'ten sonra İslam'ın en eski ve günümüze ulaşabilmiş üçüncü temel ekolü olan İbadi dinî geleneği, ülkenin tarihsel siyasal kimliğinin unsurlarından biri olmakla birlikte, Umman’ın dış politikasını yalnızca mezhepsel özelliklerle açıklamak doğru değildir.
Bahreyn'de ise siyasal İslam'a yaklaşım, mezhepsel ilişkiler ve iç güvenlik koşullarıyla yakından ilişkilidir. Manama'nın Suudi Arabistan ve BAE ile güvenlik ilişkileri, belirli İslamcı hareketlere yönelik politikalarını etkilemektedir.
Bu karşılaştırma, Körfez ülkelerinin siyasal İslam'a yönelik yaklaşımlarının yalnızca dinî yorum farklılıklarından değil; rejim güvenliği, siyasal meşruiyet, kurumsal yapı ve bölgesel nüfuz hedeflerinden kaynaklandığını göstermektedir.
Arap Baharı sonrasında Körfez monarşileri arasındaki ayrışmanın en önemli nedenlerinden biri, siyasal İslamcı hareketlerin bölgesel siyasal düzen içindeki rolüne ilişkin farklı yaklaşımlar olmuştur. Müslüman Kardeşlerin Mısır ve diğer Arap ülkelerinde seçimlere katılması ve iktidar alternatifi hâline gelmesi, monarşik yönetimlerin meşruiyet anlayışları açısından önemli sonuçlar doğurmuştur.
Mısır'da 2013 askerî müdahalesi sonrasında Suudi Arabistan ve BAE'nin yeni yönetimi desteklemesi, Katar ve Türkiye'nin ise müdahaleye karşı çıkması, bölgesel kutuplaşmanın önemli dönüm noktalarından biri olmuştur.
Libya'da BAE'nin Haftar güçleriyle ilişkileri ve Türkiye'nin Trablus merkezli uluslararası tanınmış yönetimle geliştirdiği ortaklık, bu rekabetin askerî boyutunu ortaya koymuştur. Ancak Libya'daki çatışmayı yalnızca siyasal İslam üzerinden açıklamak yetersizdir. Yerel güç merkezleri, enerji kaynakları, askerî kontrol alanları ve uluslararası müdahaleler de belirleyicidir.
Sonuç olarak, siyasal İslam Körfez'deki rekabetin yalnızca ideolojik bir arka planı değildir. Rejimlerin meşruiyet anlayışlarını, dış politika ortaklıklarını ve bölgesel müdahalelerini etkileyen önemli bir güç değişkenidir. Bununla birlikte, siyasal İslam'a yönelik ortak tutumlar kalıcı ittifakları garanti etmediği gibi, farklı tutumlar da ekonomik ve diplomatik iş birliğini tamamen engellemez. Körfez'deki normalleşme süreçleri, devletlerin ideolojik ayrışmalarını korurken belirli alanlarda pragmatik ortaklıklar geliştirebildiğini göstermektedir.
3. Suudi Arabistan–BAE Rekabeti: Farklı Bölgesel Düzen Modelleri
Suudi Arabistan ile BAE arasındaki rekabet, Körfez'deki dönüşümün en önemli göstergelerinden biridir. İki ülke İran'ın bölgesel etkisinin sınırlandırılması, siyasal İslamcı hareketlere karşı tutum ve monarşik yönetimlerin güvenliği gibi alanlarda yakın iş birliği geliştirmiştir. Ancak ortak tehdit algıları, ekonomik ve jeopolitik hedeflerin bütünüyle örtüşmesini sağlamamıştır.
Rekabetin temelinde iki farklı güç modeli bulunmaktadır. Suudi Arabistan, geniş iç pazarı, nüfusu, enerji kaynakları ve dinî konumu üzerinden bölgesel liderlik geliştirmeye çalışmaktadır. BAE ise uluslararası ekonomik ağlar, finansal bağlantılar, liman işletmeleri ve farklı coğrafyalardaki yerel aktörlerle ilişkiler aracılığıyla etki üretmektedir.
Yemen, bu farklılaşmanın açık örneklerinden biridir. 2015'te aynı koalisyonda yer alan Riyad ve Abu Dabi, savaş ilerledikçe farklı yerel aktörlerle ilişkiler geliştirmişlerdir. Suudi Arabistan açısından Yemen'in temel önemi sınır güvenliği, Husi hareketinin askerî kapasitesi ve İran'ın etkisi iken, BAE açısından Aden Körfezi, Babülmendep ve güney kıyıları stratejik önem taşımaktadır.
BAE'nin Güney Geçiş Konseyi ile geliştirdiği ilişkiler, Yemen'in gelecekteki devlet yapısı konusunda farklı tercihler bulunduğunu göstermiştir. Bu itibarla Yemen'deki savaş yalnızca merkezi hükümet ile Husiler arasındaki çatışmadan ibaret değildir; yerel güç merkezleri, ekonomik çıkarlar ve parçalanmış siyasal otorite de belirleyicidir (Salisbury, 2017).
Sudan'da Nisan 2023'te başlayan savaş, Körfez ülkelerinin Afrika'daki nüfuz mücadelesinin önemini artırmıştır. Suudi Arabistan, Cidde görüşmeleri üzerinden diplomatik girişimlerde rol üstlenirken, BAE'nin muhalif Hızlı Destek Kuvvetleri'ne destek sağladığı yönündeki suçlamalar da tartışma konusu olmuştur. BAE bu iddiaları reddetmektedir.
Afrika Boynuzu'nda ise BAE'nin Somali’deki Berbera ve Bosaso liman projeleri, deniz ticaretinin yanı sıra bölgesel nüfuz ve güvenlik ilişkileri açısından da önemlidir. Körfez ülkelerinin Afrika Boynuzu'ndaki faaliyetleri yerel siyasal dengeleri etkilemektedir (Cannon ve Rossiter, 2018).
Ekonomik rekabet de giderek belirginleşmektedir. Dubai, uluslararası şirketler, finans kuruluşları ve lojistik işletmeler açısından bölgesel merkezler için önemli bir çekim merkezi haline gelmiştir. Suudi Arabistan ise Vizyon 2030 kapsamında Riyad'ı finans, teknoloji ve hizmet sektörlerinin merkezlerinden birine dönüştürmeye çalışmaktadır. Bu rekabet Körfez'in küresel ekonomik bağlantılarını genişletebilir. Ancak benzer sektörlerde aşırı kapasite oluşturulması ve kamu kaynaklarının yüksek maliyetli projelere yönlendirilmesi gibi riskler de doğurabilir.
Dolayısıyla Suudi Arabistan–BAE rekabeti, iki müttefikin geçici anlaşmazlıklarından daha kapsamlıdır. Asıl mesele, Körfez'in ekonomik merkezlerinin, bölgesel güvenlik düzeninin ve uluslararası bağlantılarının hangi güç modeli etrafında şekilleneceğidir.
4. Değişen İttifaklar ve Körfez Güvenlik Mimarisi
Körfez'in güvenlik düzeni, uzun yıllar boyunca ABD'nin askerî varlığı ve bölge ülkeleriyle geliştirdiği ikili güvenlik ilişkileri etrafında şekillenmiştir. Ancak Körfez ülkeleri, ekonomik ve diplomatik bağlantılarını çeşitlendirerek tek bir dış güce bağımlılıklarını azaltmaya çalışmaktadır.
Bu değişim, ABD'nin bölgedeki etkisinin ortadan kalktığı anlamına gelmez. Hava ve füze savunması, askerî istihbarat, deniz güvenliği ve ileri silah sistemleri alanlarında ABD ile ilişkiler önemini korumaktadır.
Çin ise Körfez ülkeleri açısından önemli bir enerji pazarı, ticaret ortağı ve teknoloji sağlayıcısıdır. Pekin'in 2023'te Suudi Arabistan ile İran arasındaki diplomatik normalleşme sürecine ev sahipliği yapması, diplomatik rolünü de görünür kılmıştır.
Körfez'de ABD–Çin rekabetinin önemli boyutlarından biri, uluslararası enerji ticaretinin dolar merkezli finansal düzenle ilişkisidir. Suudi Arabistan'ın 1970'lerden itibaren petrol gelirlerini ABD finans piyasalarına yönlendirmesi, Washington ile Riyad arasında enerji, finans ve güvenlik alanlarını birbirine bağlayan stratejik bir karşılıklı bağımlılık yaratmıştır. Çin'in Körfez petrolünün başlıca alıcılarından biri hâline gelmesi ve yerel para birimleriyle ticaret seçeneklerinin gündeme gelmesi, bu ilişkinin geleceğine ilişkin tartışmaları artırmaktadır. Bununla birlikte, doların küresel üstünlüğü yalnızca petrol ticaretine dayanmadığından, alternatif para birimlerinin sınırlı kullanımı petrodolar sisteminin sona ereceği anlamına gelmemektedir. Körfez monarşileri açısından temel eğilim, ABD merkezli finansal ve askerî sistemden kopmak değil, Çin ve diğer yükselen güçlerle ilişkileri çeşitlendirerek stratejik özerkliklerini ve pazarlık kapasitelerini artırmaktır (Beblawi & Luciani, 1987; Blackwill & Harris, 2016).
İran'a yönelik yaklaşımlar da Körfez ülkeleri arasında farklılık göstermektedir. Suudi Arabistan ve Bahreyn, İran'ın bölgesel faaliyetlerini önemli bir güvenlik sorunu olarak değerlendirirken, Katar ve Umman diplomatik iletişim kanallarını korumaktadır. BAE, İran ile ekonomik ilişkilerini sürdürürken belirli güvenlik kaygılarını da paylaşmaktadır.
İsrail ile ilişkiler, güvenlik mimarisinde bir başka farklılaşma alanıdır. BAE'nin ve Bahreyn'in 2020'de diplomatik normalleşmeye katılması, teknoloji, yatırım ve güvenlik alanlarında yeni iş birliği imkânları yaratmıştır. Ancak Filistin meselesi ve bölgesel çatışmalar, bu ilişkilerin geleceğini etkilemektedir.
Türkiye ve Pakistan ise Körfez ülkeleri açısından belirli alanlarda tamamlayıcı güvenlik ortaklarıdır. Türkiye'nin savunma sanayisi, askerî eğitim ve insansız sistemlerdeki kapasitesi, bölgesel iş birliğini geliştirmesine imkân sağlamaktadır. Ancak yeni savunma ortaklıklarının hukuki yükümlülükleri, ulusal karar alma yetkileri ve bölgesel çatışmalara sürüklenme riskleri ayrıca değerlendirilmelidir.
Körfez güvenlik mimarisinin dönüşümü, tek bir büyük gücün yerini başka bir gücün alması şeklinde değil, farklı alanlarda farklı ortaklıkların geliştiği çok katmanlı bir yapı olarak anlaşılmalıdır.
5. Monarşilerin Geleceği: Ekonomik Modernleşme, Siyasal Meşruiyet ve Kurumsal Dayanıklılık
Körfez ülkelerinin ekonomik dönüşüm programları, yalnızca üretim ve yatırım politikaları değil, aynı zamanda devlet ile toplum arasındaki ilişkilerin geleceğini belirleyecek girişimlerdir.
Geleneksel rantiyeci modelde devlet, enerji gelirlerini kamu istihdamı, sübvansiyonlar ve sosyal hizmetler aracılığıyla topluma dağıtır. Ekonomik çeşitlendirme programları ise özel sektörün büyümesini, vatandaşların yeni meslek alanlarına yönelmesini ve kamu harcamalarının daha sürdürülebilir hâle gelmesini hedeflemektedir. Ancak ekonomik modernleşme, siyasal katılımın genişlemesini zorunlu olarak doğurmaz. Suudi Arabistan ve BAE'de ekonomik dönüşüm projeleri güçlü merkezi karar alma mekanizmalarıyla yürütülmektedir. Bu durum büyük yatırımların hızla başlatılmasını sağlayabilir; ancak bağımsız denetim ve toplumsal katılımın sınırlı olması, hatalı kararların maliyetini artırabilir.
Ekonomik dönüşümün önemli bir sorunu da yeni rantiyecilik biçimlerinin ortaya çıkmasıdır. Petrol gelirleriyle finanse edilen büyük gayrimenkul, turizm veya teknoloji projeleri ekonomik faaliyetleri çeşitlendirebilir. Ancak bu yatırımlar, sürekli kamu desteğine ihtiyaç duydukları ölçüde, rantiyeci kaynak dağıtımının yeni biçimleri olarak işlev görebilir.
Körfez ülkelerinin yabancı işgücüne bağımlılığı da önemli bir yapısal meseledir. Özellikle BAE ve Katar'da vatandaşlar ile yabancı çalışanlar arasındaki sosyal hak, ücret ve ikamet farklılıkları, ekonomik modelin kapsayıcılığı açısından sorun oluşturmaktadır.
Monarşilerin dayanıklılığı açısından ekonomik kaynakların yanı sıra devlet kapasitesi, toplumsal meşruiyet, kurumsal süreklilik ve halefiyet mekanizmaları da önemlidir.
Bu nedenle güçlü liderlik ile güçlü kurumlar aynı şey değildir. Körfez monarşilerinin uzun vadeli dayanıklılığı, mevcut yönetimlerin gücüne ek olarak devlet kurumlarının değişen ekonomik ve toplumsal koşullara uyum sağlayabilmesine bağlıdır.
6. 2030–2040 Döneminde Olası Senaryolar
Körfez'in geleceğine ilişkin değerlendirmelerde tek bir kesin öngörü yerine farklı ekonomik, siyasal ve güvenlik koşullarına dayanan senaryolar geliştirmek daha uygundur.
İlk senaryo, rekabetçi bir şekilde birlikte yaşamanın sürmesidir. Suudi Arabistan, BAE ve Katar arasındaki ekonomik ve diplomatik rekabet devam ederken, KİK kurumsal varlığını sürdürebilir. Ülkeler, siyasal İslam ve bölgesel müdahaleler konusunda farklı yaklaşımlarını sürdürürken, enerji piyasaları ve deniz güvenliği gibi alanlarda iş birliğini geliştirebilir.
İkinci senaryo, Suudi Arabistan merkezli bölgesel bütünleşmenin güçlenmesidir. Riyad'ın ekonomik dönüşüm projelerinde başarı sağlaması ve bölgesel kurumlarda daha belirleyici hâle gelmesi, bu olasılığı destekleyebilir. Mekke İttifakı gibi girişimler de Suudi Arabistan’ın bölgesel vizyonunu destekler. Ancak BAE ve Katar'ın stratejik özerkliklerini koruma istekleri, bütünleşmenin sınırlarını belirleyecektir.
Üçüncü senaryo, çok merkezli Körfez düzeninin gelişmesidir. Suudi Arabistan, BAE ve Katar farklı alanlarda uluslararası etki merkezleri hâline gelirken, Umman, Kuveyt ve Bahreyn kendi koşullarına uygun ortaklıklar geliştirebilir. KİK ekonomik ve diplomatik koordinasyon platformu olarak varlığını sürdürür; Mekke İttifakı kurumsallaşmaya devam eder, ancak bölgede bütünleşik bir dış politika veya askerî komuta yapısı oluşmaz.
Dördüncü senaryo, ekonomik ve güvenlik krizlerinin siyasal kırılmaları artırmasıdır. Enerji gelirlerindeki dalgalanmalar, büyük yatırımların beklenen getirileri sağlayamaması ve bölgesel çatışmaların yoğunlaşması, devletlerin mali kapasitesini zorlayabilir. Toplumsal beklentilerin karşılanamaması ve hanedan içi anlaşmazlıklar, bazı ülkelerde kurumsal reformlara, bazılarında ise daha güçlü bir siyasal merkezileşmeye yol açabilir.
Siyasal İslam'a ilişkin ayrışmalar, bu senaryoların tamamında etkili olabilir. Ancak 2017–2021 Katar krizinin sona ermesi, ideolojik farklılıkların devletlerarası ilişkilerde kalıcı çatışmayı zorunlu kılmadığını göstermektedir.
Buradaki temel ayrım, monarşik siyasal sistemlerin devamlılığı ile mevcut bölgesel düzenin devamlılığı arasındadır. Hanedan yönetimleri varlıklarını sürdürürken, ekonomik merkezler, ittifaklar ve bölgesel güç dağılımı önemli ölçüde değişebilir.
7. Türkiye Açısından Stratejik Sonuçlar
Körfez'deki dönüşüm, Türkiye'nin ekonomik ilişkilerini, savunma sanayisini, enerji güvenliğini ve Orta Doğu politikasını doğrudan etkilemektedir. Ancak Türkiye'nin Körfez'deki çıkarları, tek bir devletle kurulan stratejik ortaklık üzerinden değerlendirilemez. Türkiye, Katar ile kurumsallaşmış güvenlik ilişkileri yürütürken Suudi Arabistan ve BAE ile ekonomik, diplomatik ve savunma alanlarındaki ilişkilerini genişletmiştir. Umman, Kuveyt ve Bahreyn ile ilişkiler de Ankara'nın diplomatik hareket alanını tamamlamaktadır.
Siyasal İslam, Türkiye–Körfez ilişkilerindeki geçmişteki ayrışmaları açıklayan önemli unsurlardan biridir. Arap Baharı sonrasında Türkiye'nin Mısır'daki askerî müdahaleye karşı çıkması ve Katar ile geliştirdiği ilişkiler, Suudi Arabistan ve özellikle BAE ile gerilimi artırmıştır. 2017 Katar krizinde Türkiye'nin Doha'ya verdiği destek ve askerî iş birliğini sürdürmesi, bu ayrışmanın güvenlik boyutunu ortaya koymuştur (Uysal, 2021).
Ancak Türkiye'nin Körfez politikasında ekonomik ilişkiler, savunma sanayisi, enerji güvenliği ve bölgesel istikrar önemli bir yer tutmaktadır. Türkiye ile Suudi Arabistan ve BAE arasındaki normalleşme süreçleri, geçmişteki ayrışmaların ekonomik ve diplomatik iş birliğinin kalıcı biçimde engellemediğini göstermektedir. Türkiye'nin uzun vadeli çıkarları da, Körfez'deki ideolojik kamplaşmalardan birinin parçası olmak yerine farklı ülkelerle ilişkilerini sürdürebilmesine bağlıdır.
Kızıldeniz, Babülmendep ve Hürmüz Boğazı'nın güvenliği de Türkiye açısından önemlidir. Bu geçitlerde yaşanan kesintiler, enerji maliyetlerini, dış ticareti ve tedarik zincirlerini etkileyebilir. Türkiye'nin Somali ile ilişkileri ve Afrika Boynuzu'ndaki diplomatik faaliyetleri, deniz güvenliği sorunlarını daha da önemli hâle getirmektedir.
Türkiye'nin uzun vadeli çıkarları, belirli limanların veya yerel silahlı aktörlerin kontrolü için yürütülen rekabetten çok, uluslararası deniz ticaretinin güvenliği, devletlerin egemenliği ve bölgesel çatışmaların sınırlandırılmasıyla daha uyumludur.
Sonuç: Monarşilerin Sürekliliği, Bölgesel Düzenin Değişimi
Körfez'de yaşanan dönüşüm, petrol sonrası ekonomiye geçiş arayışının ötesinde, devletlerin ekonomik işlevlerinin, siyasal meşruiyet kaynaklarının ve uluslararası güç ilişkilerinin yeniden şekillenmesidir.
Çalışmanın ilk temel sonucu, ekonomik çeşitlendirmenin rantiyeci devlet yapısını kendiliğinden ortadan kaldırmadığıdır. Petrol gelirlerinin ulusal varlık fonları, altyapı projeleri ve teknoloji yatırımları aracılığıyla farklı sektörlere aktarılması, ekonomik faaliyetleri genişletebilir. Ancak ekonomik kaynakların ve karar alma yetkilerinin merkezi yönetimde yoğunlaşması durumunda rantiyeci ilişkiler yeni biçimlerde sürebilir.
İkinci sonuç, ekonomik modernleşmenin demokratikleşmeye otomatik olarak yol açmadığıdır. Körfez monarşileri, toplumsal ve ekonomik alanlarda önemli değişiklikler gerçekleştirirken, siyasal karar alma mekanizmalarında monarşik niteliğini koruyabilmektedir.
Üçüncü sonuç, siyasal İslam'a yönelik yaklaşımların Körfez'deki güç mücadelesinin önemli unsurlarından biri olduğudur. BAE'nin örgütlü siyasal İslam karşıtlığı, Suudi Arabistan'ın dinî meşruiyet üzerindeki devlet kontrolünü koruma yaklaşımı ve Katar'ın farklı siyasal hareketlerle geliştirdiği ilişkiler, bölgesel ittifakları ve çatışmaları etkilemiştir. Bununla birlikte, bu farklılıklar ekonomik ve güvenlik çıkarlarının önemini ortadan kaldırmamaktadır.
Dördüncü sonuç, Suudi Arabistan ile BAE arasındaki rekabetin yapısal niteliğidir. Riyad'ın ekonomik ölçek ve bölgesel liderlik üzerinden geliştirdiği strateji ile Abu Dabi'nin küresel ekonomik ağlar ve farklı coğrafyalardaki nüfuz ilişkilerine dayanan modeli, Körfez'deki güç dağılımını yeniden şekillendirmektedir.
Beşinci sonuç, ekonomik gücün stratejik özerklikle aynı anlama gelmediğidir. Küresel finans, teknoloji ve savunma ağlarına katılım, Körfez ülkelerine önemli güç araçları sağlarken dış aktörlerin politika tercihlerinden etkilenmelerine de neden olmaktadır.
Altıncı sonuç, Körfez güvenlik mimarisinin tek bir büyük gücün etrafında bütünleşmek yerine çok katmanlı bir yapıya yönelmesidir. ABD'nin askerî rolü devam ederken Çin'in ekonomik etkisi, farklı güvenlik ortaklıkları ve İsrail ile ilişkilerdeki ayrışma, bölgesel düzeni daha karmaşık hâle getirmektedir.
Türkiye açısından ise Körfez'deki farklılaşma hem fırsatlar hem de riskler yaratmaktadır. Ankara'nın ekonomik ve güvenlik ilişkilerini çeşitlendirmesi, savunma ortaklıklarını açık kurumsal çerçeveler içinde yürütmesi ve bölgesel çatışmalarda diplomatik çözümü desteklemesi, uzun vadeli stratejik çıkarlarıyla uyumludur.
Sonuç olarak, Körfez'in geleceği, monarşilerin varlığını sürdürüp sürdüremeyeceği sorusunun ötesinde, bu yönetimlerin ekonomik dönüşüm, toplumsal beklentiler, dinî ve siyasal meşruiyet, dış bağımlılıklar ve bölgesel rekabet karşısında nasıl bir siyasal ve kurumsal düzen geliştirecekleridir.
Körfez'deki esas dönüşüm, hanedan yönetimlerinin ortadan kalkmasından ziyade, bu yönetimlerin dayandığı ekonomik ilişkilerin, kullandıkları güç araçlarının, dinî ve siyasal meşruiyet anlayışlarının ve birbirleriyle kurdukları bölgesel düzenin değişmesidir.
Kaynakça
Beblawi, H., & Luciani, G. (Eds.). (1987). The rentier state. Croom Helm.
Bingöl, O. (2016). Başarısız devletler: Kavramlar, nedenler ve sonuçlar. Ankara; Barış Kitabevi.
Bingöl, O. (2021). Suudi Arabistan'ın Vizyon 2030 projesinin rantiyeciliğin dönüşümü ve Ortadoğu'da dengeleme arayışı bağlamında değerlendirilmesi. Bölgesel Araştırmalar Dergisi, 5(2), 500–540.
Cannon, B. J., & Rossiter, A. (2018). Ethiopia, Berbera Port and the shifting balance of power in the Horn of Africa. Rising Powers Quarterly 2(4): 7-29
Carnegie Endowment for International Peace. (2026). The Hormuz conflict and the limits of renminbi internationalization. https://carnegieendowment.org/research/2026/06/renminbi-internationalization-hormuz-iran-war-limits
Kingdom of Saudi Arabia. (2016). Saudi Vision 2030. https://www.vision2030.gov.sa/ar/
Microsoft. (2024, April 16). Microsoft invests in and partners with G42 to accelerate AI innovation in UAE and beyond. https://blogs.microsoft.com/blog/2024/04/16/microsoft-invests-in-and-partners-with-g42-to-accelerate-ai-innovation-in-uae-and-beyond/
Oman Vision 2040. (2020). Oman Vision 2040. https://www.oman2040.om/?lang=en
Reuters. (2024). Microsoft’s UAE deal could transfer key U.S. chips and AI technology abroad. https://www.reuters.com/world/middle-east/microsofts-uae-deal-could-transfer-key-us-chips-ai-technology-abroad-2024-05-23/
S&P Global. (2024). Saudi-China ties and renminbi-based oil trade. https://www.spglobal.com/en/research-insights/special-reports/saudi-china-ties-and-renminbi-based-oil-trade
Salisbury, P. (2017). Yemen: National chaos, local order. Chatham House. https://www.chathamhouse.org/2017/12/yemen-national-chaos-local-order
Ulrichsen, K. C. (2020). The United Arab Emirates: Power, politics, and policy-making. Routledge.
Uysal, A. (2021). Körfez Krizi'nde çözüm ve Türkiye için anlamı. ORSAM. https://orsam.org.tr/yayinlar/korfez-krizinde-cozum-ve-turkiye-icin-anlami/
Yom, S. L., & Gause, F. G., III. (2012). Resilient royals: How Arab monarchies hang on. Journal of Democracy, 23(4), 74–88. 10.1353/jod.2012.0062
İstanbul Strateji