
Türkiye–Suudi Arabistan–Pakistan Mekke Ortak Savunma Anlaşması
9 Ağustos 2026

Yönetici Özeti
7 Ağustos 2026 tarihinde Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması, Ortadoğu ile Güney Asya güvenlik sistemlerini birbirine bağlayan önemli bir stratejik gelişmedir. Kamuya açıklanan en kritik madde, taraflardan birine yönelik silahlı saldırının üç ülkeye birden yapılmış sayılmasıdır. Bu açıdan anlaşmanın teknik mantığı NATO'nun 5. maddesine benzetilmiş; ancak askerî yardımın kapsamı ve biçiminin kriz bazında istişarelerle belirleneceği açıklanmıştır [1].
Anlaşma kısa vadeli bir kriz tepkisi olarak değerlendirilmemelidir. Tarihsel kökleri 1950'lerde ABD ve İngiltere öncülüğünde geliştirilen Middle East Command (MEC), Middle East Defense Organization (MEDO) ve daha sonraki Baghdad Pact/CENTO girişimlerine kadar uzanmaktadır. Bununla birlikte, Mekke Anlaşması'nın önemli bir farklılığı, 1950'lerin Batı merkezli güvenlik mimarilerinden farklı olarak doğrudan bölgesel devletlerin girişimiyle ortaya çıkmasıdır.
Üçlü yapının daha yakın tarihsel temellerini ise Suudi Arabistan-Pakistan askerî iş birliği, Körfez İşbirliği Konseyi (GCC)'nin kolektif savunma mekanizmaları, 2015'te kurulan Teröre Karşı İslam İttifakı (Islamic Military Counter Terrorism Coalition -IMCTC), 2025'te Suudi Arabistan-Pakistan Stratejik Karşılıklı Savunma Anlaşması ve Pakistan'ın 2026'da Suudi Arabistan'a yaptığı askerî konuşlandırmalar oluşturmaktadır.
Yeni ittifak ABD'den kopuş anlamına gelmemektedir. Suudi Arabistan'ın Washington'la stratejik savunma ilişkileri devam etmekte, Türkiye NATO üyesi olmayı sürdürmekte ve Pakistan ABD ile güvenlik-diplomasi kanallarını açık tutmaktadır. Bu nedenle yapı, “ABD-sonrası” bir güvenlik sistemi olmaktan çok, ABD'nin tek güvenlik sağlayıcısı olmadığı çok katmanlı ve daha özerk bir bölgesel güvenlik düzeninin gelişimi olarak değerlendirilmelidir.
İttifakın temel avantajı üyelerin kapasite tamamlayıcılığıdır: Suudi Arabistan finansman ve stratejik coğrafya; Türkiye savunma sanayii, NATO standardizasyon tecrübesi ve operasyonel kapasite; Pakistan ise büyük askerî insan gücü, füze yetenekleri ve nükleer caydırıcılık potansiyeli sağlamaktadır. Buna karşılık, hassasiyet ise üç ülkenin tehdit algılarının tam olarak örtüşmemesidir. Bu bakımdan 1965’te Pakistan’ın Hindistan ile savaşında destek beklediği ve alamadığı CENTO’dan çıkışının tarihsel tecrübesi ciddi bir uyarı niteliğindedir.
Temel Bulgular
Birincisi, Mekke Anlaşması sıradan bir savunma iş birliği protokolünün ötesinde, siyasi düzeyde gerçek bir kolektif savunma taahhüdünü doğurmaktadır.
İkincisi, üç üyenin askerî ve diplomatik sistemlerinin Amerikan güvenlik düzeniyle güçlü bağları devam etmektedir.
Üçüncüsü, anlaşmayı “İslam NATO'su” olarak nitelendirmek henüz mümkün değildir. Daimi birleşik komuta, kuvvet planlama sistemi, müşterek lojistik ve entegre harekât mekanizmaları henüz açıklanmamıştır.
Dördüncüsü, ittifakın stratejik potansiyeli büyük ölçüde üyelerin tamamlayıcı kapasitelerinden kaynaklanmaktadır. Ancak mevcut askerî kaynakların toplamı otomatik olarak birleşik bir savaş gücü anlamına gelmez.
Beşincisi, yapının en büyük sınavı, İran'a yönelik ortak caydırıcılık değil; üyelerden birinin diğer ikisinin öncelikli tehdit olarak görmediği bir çatışmaya girmesi olacaktır. Özellikle Hindistan-Pakistan veya Türkiye-Yunanistan türü krizler ittifakın gerçek siyasi bütünlüğünü test edebilir.
1. Anlaşmanın Kapsamı
Anlaşmanın tam metni yayımlanmadığı için kapsamı hakkında ayrıntılı bir değerlendirme yapılması mümkün değildir. Burada yazılanlar da üç ülke yetkililerinin açıklamalarına ve medyadaki haberlere dayanmaktadır.
Pakistan Dışişleri Bakanlığı tarafından yayımlanan resmî ortak açıklama, üç ülke arasındaki ilişkinin tarihsel bağlar, İslami dayanışma, ortak stratejik çıkarlar ve uzun süredir devam eden savunma işbirliği olmak üzere dört temele dayandırıldığını belirtmektedir. Anlaşmanın amacı ise kolektif güvenliğin güçlendirilmesi ve “bölge ve ötesinde” barış, güvenlik ve istikrarın desteklenmesi olarak tanımlanmaktadır [2]. En kritik bölüm ise “üç devletten herhangi birine yönelik silahlı saldırı, üçünün tümüne yönelik saldırı sayılacaktır” ifadesidir. Resmî açıklama ayrıca anlaşmanın “her türlü saldırganlığa karşı kolektif caydırıcılığı” güçlendireceğini ve savunma iş birliğinin “tüm alanlarda” geliştirilmesini öngördüğünü belirtmektedir [3].
Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Erdoğan 8 Ağustos'taki açıklamasında anlaşmanın “kolektif caydırıcılığa” dayandığını; güvenlik ve savunma iş birliğinin yanında ortak savunma sanayii projelerini ve terörizmle mücadeleyi de geliştireceğini ifade etmiş; ayrıca anlaşmanın hiçbir ülkeyi hedeflemediğini, bölgenin barış, refah ve istikrarını isteyen diğer “kardeş ülkelerin” katılımına açık olduğunu belirtmiştir. Erdoğan, açıklamasında “bölgesel sahiplenme” (regional ownership) kavramını da vurgulamıştır [4]. Bu vurgu, bölgesel güvenliğin yalnızca ABD, NATO veya diğer dış güçler tarafından sağlanması yerine, bölge devletlerinin daha fazla sorumluluk alarak sağlanmasını ifade etmektedir.
Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif, üç ülkeyi “inanç, dostluk ve barış ile güvenlik için ortak kararlılıkla birleşmiş üç kardeş ülke” olarak nitelendirerek anlaşmanın gelecek nesiller için bir “barış kalkanı” olmasını umduğunu söylemiştir [5]. Bu söylem Pakistan açısından iki önemli noktaya işaret ediyor. Birincisi, anlaşmanın yalnızca Körfez güvenliğine değil, daha geniş İslam dünyasına hitap eden bir siyasi kimlik boyutudur. İkincisi, anlaşmanın saldırgan askerî bir bloktan ziyade caydırıcı ve statükoyu koruyucu bir yapı olarak tanımlanmasıdır.
Suudi Arabistan'ın kamu diplomasisinden sorumlu Dışişleri Bakan Yardımcısı Rayed Krimly’nin açıklamasında, anlaşmanın bir askerî eksen veya mezhep bloğu kurma teşebbüsü olmadığı, nükleer silah edinme veya silahlanma yarışını amaçlamadığı ve Suudi Arabistan'ın mevcut Körfez, Arap ve uluslararası ilişkilerini değiştirmeyeceği, mevcut ikili veya çok taraflı anlaşmaları da hükümsüz kılmayacağı belirtilmiştir [6]. Krimly ayrıca “dışarıdan silahlı saldırı” halinde kolektif savunma ilkesinin uygulanacağını belirtirken resmî ortak bildirideki genel “silahlı saldırı” ifadesini bir ölçüde daraltmıştır [7]. Bu itibarla Suudi söylemi, caydırıcılığı artırmayı; fakat aynı zamanda ABD'ye, Körfez ülkelerine ve İran'a “mevcut ilişkileri tasfiye eden yeni bir blok kurulmuyor” mesajı vermeyi amaçlamaktadır.
Bu açıklamalara karşın tam metin yayımlanmadığı için şu soruların yanıtları henüz açık değildir:
• “Silahlı saldırı” tam olarak nasıl tanımlanmaktadır?
• Yalnızca devlet kaynaklı saldırılar mı, yoksa devlet dışı aktörler ve vekil güçler de kapsamda mıdır?
• Füze/İHA saldırıları, siber saldırılar veya deniz yollarına yönelik saldırılar hangi koşullarda kolektif savunmayı tetikleyecektir?
• Yardım otomatik mi, yoksa her devlet kendi yardım biçimini mi belirleyecek?
• Anlaşmanın coğrafi sınırı var mıdır?
• Türkiye'nin, Suudi Arabistan'ın veya Pakistan'ın ülke dışındaki askerî kuvvetlerine yönelik saldırı anlaşmayı tetikler mi?
• Bir devletin savaşı başlatması hâlinde diğer devletlerin yükümlülüğü nedir?
• Daimî konsey, askerî komite veya birleşik karargâh kurulacak mıdır?
• Anlaşmanın yürürlüğe giriş ve parlamenter onay süreci nasıldır?
• Nükleer silahlar açıkça veya zımnen kapsamda mıdır?
• Yeni üyelerin katılım prosedürü nedir?
• Anlaşmadan çekilme veya askıya alma şartları nelerdir?
2. Tarihsel Köken: 1950'lerde Ortadoğu NATO'su Arayışı
Bugünkü anlaşmanın tarihsel arka planı, Soğuk Savaş'ın ilk yıllarında Batılı devletlerin Ortadoğu'da bütünleşik bir savunma sistemi oluşturma çabalarına kadar götürülebilir.
1951'de ABD ve İngiltere, Sovyetler Birliği'nin Ortadoğu yönünde genişlemesini sınırlandırmak, Doğu Akdeniz ve Süveyş hattını korumak ve bölge devletlerini Batı savunma mimarisine bağlamak amacıyla Orta Doğu Komutanlığı (Middle East Command-MEC) projesini geliştirdi. Türkiye bu yapının temel askerî ortaklarından biri olarak görülüyordu. Amerikan belgeleri, Türkiye'nin NATO üyeliğiyle Ortadoğu savunmasında üstleneceği rolün aynı stratejik çerçevede değerlendirildiğini göstermektedir.[8]
MEC kapsamında ABD, İngiltere, Fransa ve Türkiye'nin çekirdek oluşturması; Mısır'ın kurucu düzeyde sisteme dahil edilmesi ve daha sonraki aşamada Irak, İran, Suudi Arabistan, Ürdün ve Pakistan gibi devletlerin yapıya bağlanması planlanmıştı.[9]
Ancak proje, özellikle Mısır'da İngiliz askerî varlığı ve sömürgecilik karşıtı milliyetçilik nedeniyle ciddi bir dirençle karşılaştı. 1952'de “Command” ifadesinin yarattığı olumsuz siyasi çağrışımı azaltmak amacıyla proje Orta Doğu Savunma Örgütü (Middle East Defense Organization-MEDO) olarak yeniden tasarlandı.[10]
MEDO'nun da başarısız olması üzerine Batı stratejisi daha dar bir “Kuzey Kuşağı” (Northern Tier) yaklaşımına yöneldi. Bunun sonucunda 1955'te Türkiye ile Irak arasında başlayan Bağdat Paktı’na İngiltere, Pakistan ve İran da katıldı. Irak'ın 1959'da ayrılmasından sonra CENTO adını aldı.[11]
CENTO, Türkiye ve Pakistan'a ortak ittifak tecrübesi kazandırmış olsa da, temel zaafı üyelerin aynı tehdidi aynı biçimde algılamamasıydı. Batılı güçler Sovyetler Birliği'ne karşı çevreleme amacı güderken, Pakistan açısından esas güvenlik problemi Hindistan'dı. Bu tehdit algısı ayrışması ittifakın askerî ve siyasi bütünlüğünü sınırladı.
Bugünkü Mekke Anlaşması tarihsel olarak hem benzer hem de farklıdır. Benzerlik, Türkiye ve Pakistan'ın yeniden Ortadoğu-Güney Asya bağlantılı bir savunma sisteminde buluşmasıdır. Fark ise girişimin artık Washington veya Londra tarafından tasarlanmamasıdır.
3. Suudi Arabistan-Pakistan Askerî Ekseninin Oluşumu
Üçlü ittifakın en önemli ikili temelini Suudi Arabistan ile Pakistan arasındaki uzun süreli güvenlik ilişkisi oluşturmaktadır. İki ülke arasındaki askerî ilişkiler, 1960'lı ve 1970'li yıllarda eğitim ve danışmanlık faaliyetleriyle gelişmiş; Sovyetler Birliği'nin 1979'da Afganistan'ı işgal etmesinden sonra çok daha stratejik bir boyut kazanmıştır.
Afganistan Savaşı sırasında ortaya çıkan model kabaca üçlü bir iş bölümüne dayanıyordu. ABD: silah, istihbarat, küresel siyasi ve askerî strateji; Suudi Arabistan: finansman ve lojistik destek; Pakistan: ISI ağı, eğitim, lojistik koridor ve Afgan direniş gruplarına erişim sağlıyordu. Amerikan arşiv belgeleri, Suudi Arabistan'ın bu ağ içinde silah sevkiyatı ve finansman bakımından önemli bir rol oynadığını; Pakistan'ın ise operasyonel dağıtım merkezi olduğunu göstermektedir [12]. Dolayısıyla Suudi-Pakistan askerî ortaklığının en önemli kurumsallaşma dönemi, paradoksal biçimde, Amerikan Soğuk Savaş stratejisinin içinde gerçekleşmiştir.
1980'lerde Pakistan askerlerinin Suudi Arabistan'daki varlığı da arttı. Pakistan birlikleri eğitim, danışmanlık ve gerektiğinde Suudi topraklarının savunulması amacıyla konuşlandırıldı. Bu ilişki zaman içinde Suudi güvenliğinde Pakistan'a özel bir rol kazandırdı. 1990–1991 Körfez Krizi sırasında da Pakistan Suudi Arabistan'ın savunmasına kuvvet gönderdi. Böylece Islamabad'ın rolü yalnızca Afganistan savaşındaki gizli iş birliğinden öteye, doğrudan Suudi topraklarının savunulmasına uzandı.
Bu ilişkinin sınırları ise 2015 Yemen Savaşı sırasında ortaya çıktı. Pakistan Parlamentosu, Suudi öncülüğündeki Yemen operasyonuna doğrudan katılmama yönünde karar verirken, Suudi Arabistan'ın toprak bütünlüğüne veya kutsal mekânlara yönelik doğrudan bir tehdit durumunda Riyad'ın savunulacağı taahhüdünü korudu [13].
Bu karar, Pakistan'ın daha sonraki kolektif savunma politikasını anlamak açısından önemlidir: Suudi Arabistan'a yönelik savunma taahhüdü, Suudi Arabistan'ın giriştiği her savaşa otomatik olarak katılım anlamına gelmemektedir.
4. Körfez İşbirliği Konseyi GCC ve Körfez Kolektif Savunma Modeli
Suudi Arabistan'ın kolektif güvenlik arayışı yalnızca Pakistan ilişkisine dayanmamaktadır. 1979 İran Devrimi ve 1980'de başlayan İran-Irak Savaşı, Körfez monarşilerini ortak güvenlik mekanizmaları geliştirmeye yöneltti. Suudi Arabistan, Kuveyt, Bahreyn, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri ve Umman 1981'de GCC'yi kurdu. 1980'lerde Yarımada Kalkanı Kuvveti (Peninsula Shield Force) kuruldu. Daha sonra, GCC Ortak Savunma Anlaşması kapsamında bir üyeye yönelik saldırının tüm üyelere yönelik sayılması ilkesi benimsendi. Zaman içinde müşterek komuta, tatbikat, hava savunması ve birleşik askerî koordinasyon mekanizmaları geliştirildi.
Bu nedenle Mekke Anlaşması Riyad'ın kolektif savunmaya ilk yönelişi değildir. Suudi güvenlik mimarisi giderek “ABD güvenlik garantileri, GCC kolektif savunması, Pakistan askerî ilişkisi, ikili savunma anlaşmaları ve Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan üçlü ittifakı”na doğru evrilmiştir.
Bu durum, yeni sistemin eskisini ortadan kaldırmadığı ve farklı güvenlik mekanizmalarının üst üste eklendiği “kurumsal katmanlaşma” mimarisini göstermektedir.
5. 2015 İslam Askerî Koalisyonu ve Yeni Modelin Doğuşu
Suudi Arabistan'ın 2015'te ilan ettiği “Teröre Karşı İslam İttifakı” (Islamic Military Counter Terrorism Coalition-IMCTC) Mekke Anlaşması'na siyasi ve kurumsal anlamda önemli bir örnek oluşturmuştur.
IMCTC, başlangıçta onlarca İslam ülkesini terörle mücadele, finansmanın engellenmesi, iletişim, ideolojik mücadele ve askerî koordinasyon başlıklarında bir araya getirmeyi amaçladı. Pakistan'ın eski Genelkurmay Başkanı General Raheel Sharif'in ittifakın askerî komutanlığına getirilmesi, Suudi Arabistan'ın Pakistan ordusuna verdiği kurumsal önemi gösteriyordu [14]. Bununla birlikte, IMCTC bir kolektif savunma örgütü değildi. Üyelerin birbirlerini savunma yükümlülükleri bulunmuyordu ve ülkeler operasyonlara gönüllü olarak katkı sağlıyordu.
2026 Mekke modeli bu nedenle farklıdır. IMCTC'nin yaklaşımı çok taraflı iken, Mekke Anlaşması dar, ancak daha bağlayıcı ve daha az taraflılık (minilateralizm) modeline dayanmaktadır. Minilateral yaklaşımda daha az sayıda aktör, daha yüksek çıkar örtüşmesi ve daha somut güvenlik yükümlülükleri hedeflemektedir.
6. 2025 Suudi-Pakistan Savunma Anlaşmasından 2026 Üçlü İttifaka
Mekke Anlaşması'nın en doğrudan öncülü 17 Eylül 2025'te Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Karşılıklı Stratejik Savunma Anlaşması (Strategic Mutual Defense Agreement)’dır. Bu anlaşma, taraflardan birine yönelik saldırının her ikisine de yapılmış sayılacağını açıkça ilan etti [15]. Böylece Suudi-Pakistan ilişkileri klasik askerî eğitim ve personel konuşlandırma modelinden daha açık bir karşılıklı caydırıcılık ilişkisine geçti.
2026'da bu taahhüt daha somut askerî içerik kazandı. Pakistan, İran savaşı sırasında Suudi Arabistan'a yaklaşık 8.000 asker, JF-17 savaş uçakları, İHA unsurları ve HQ-9 hava savunma sistemi gönderdi [16]. Bu rakamların iki hükümet tarafından ayrıntılı biçimde resmen doğrulanmadığı belirtilmelidir.
Yine de gelişme önemlidir, çünkü 2025'teki kolektif savunma taahhüdünün yalnızca bir siyasi deklarasyon değil, gerektiğinde savaş kabiliyetine sahip bir kuvvet konuşlandırmasına dönüşebileceğini göstermiştir.
Türkiye'nin 2026'da katıldığı yapı dolayısıyla henüz uygulanmamış teorik bir Suudi-Pakistan sistemi değil, belirli ölçüde operasyonel hale gelmiş bir güvenlik ilişkisidir.
7. Pakistan'ın ABD-İran Arabuluculuğu ve İttifakın Anti-İran Niteliği
Pakistan'ın 2026'da ABD ile İran arasında arabuluculuk yapması, üçlü ittifakın basit bir anti-İran bloğu olarak yorumlanmasını güçleştirmektedir. Pakistan Dışişleri Bakanlığı, ABD ve İran arasındaki görüşmelerde Islamabad'ın ve daha sonra Pakistan-Katar ortak arabuluculuğunun rolünü resmen teyit etmiştir [17].
Böylece Pakistan aynı anda Suudi Arabistan'ın askerî savunmasına katkı sağlamakta, İran'la diplomatik ilişkilerini sürdürmekte ve ABD ile İran arasında bir iletişim kanalı oluşturmaktadır. Bu davranış, siyasi ve diplomatik olarak yükselen orta gücün klasik blok siyaseti yerine risk dağıtma stratejisi (hedging) olarak yorumlanabilir. Aynı mantık Suudi Arabistan ve Türkiye açısından da görülebilir. Riyad, ABD güvenlik ilişkisini bırakmadan savunmasına Pakistan ve Türkiye'yi de eklemekte; Ankara ise NATO üyeliğini korurken Ortadoğu'da ek bir bölgesel güvenlik ağı kurmaktadır.
8. ABD'nin Rolü: Bağımsızlık mı, Yönlendirme mi?
Mekke Anlaşması'nın doğrudan ABD tarafından tasarlandığını gösteren açık kaynaklı bir kanıt bulunmamaktadır. Bu açıdan 1950'lerin MEC, MEDO ve CENTO projelerinden farklıdır. O dönemlerde Washington ve Londra güvenlik mimarisinin ana tasarımcılarıydı. 2026 yapısında ise Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan kendi aralarında yaklaşık birkaç yıl süren görüşmeler yürütmüş ve anlaşmayı bölgesel bir girişim olarak sonuçlandırmışlardır [18]. Dolayısıyla kuruluş iradesi bakımından yeni ittifak büyük ölçüde bölgeseldir.
Ancak bu durum, ABD güvenlik sisteminden stratejik bir kopuş anlamına gelmez. Suudi Arabistan 2025'te ABD ile kapsamlı bir Stratejik Savunma Anlaşması (Strategic Defense Agreement) imzalamıştır. Beyaz Saray Riyad'ın Washington'u “birincil stratejik ortak” (primary strategic partner) olarak görmeye devam ettiğini açıklamıştır [19]. Türkiye NATO üyesidir. Pakistan ise Washington'la diplomatik ve askerî kanallarını tamamen kapatmış değildir. Bu nedenle en uygun değerlendirme: Mekke İttifakı, ABD sonrası bir sistem değil; ABD'nin münhasır güvenlik sağlayıcısı olmadığı bir sistemdir.
ABD açısından ittifakın avantajları vardır. Türkiye ve Pakistan'ın Suudi Arabistan’ın güvenliğine katkısı Washington'un askerî yükünü azaltabilir. Bu, uzun süredir savunulan “yük paylaşımı” (burden sharing) yaklaşımıyla uyumludur.
Ancak daha güçlü ve özerk bölgesel müttefikler aynı zamanda ABD'nin siyasi ve askerî nüfuzunu azaltabilir. Suudi Arabistan'ın Türk ve Pakistan sistemlerine yönelmesi, Körfez savunma sanayisinde Amerikan tekelini sınırlayabilir. Dolayısıyla Washington açısından temel ikilem şöyledir: “Daha yetenekli ortaklar ABD'nin yükünü azaltırken, daha özerk ortaklar ABD'nin vazgeçilmezliğini de azaltmaktadır.”
9. Kuramsal Bakışla Değerlendirme: Tehdit Dengesi, Hedging ve İttifak İkilemi
Literatürdeki “Tehdit Dengesi” teorisine göre devletler yalnızca toplam askerî güce değil, algıladıkları tehdide karşı ittifak kurarlar [20]. Mekke İttifakı açısından sorun, üyelerin tehdit algılarının bütünüyle örtüşmemesidir. Suudi Arabistan'ın öncelikleri; İran'ın füze ve İHA saldırıları ile Körfez ve Kızıldeniz'in güvenliğidir. Pakistan'ın temel konvansiyonel rakibi Hindistan'dır. Türkiye'nin güvenlik gündemi ise Suriye, terörizm, Doğu Akdeniz, İsrail, Rusya ve bölgesel istikrarsızlık arasında dağılmaktadır.
Bu farklılık “Terk Edilme ve Sürüklenme” (abandonment-entrapment) ikilemini gündeme getirir [21]. Terk edilme, kriz sırasında müttefik tarafından yalnız bırakılma korkusudur. Sürüklenme ise müttefikin kendi çıkarları nedeniyle başlattığı çatışmaya sürüklenme riskidir.
Bu nedenle ittifakın en zor sınavları muhtemelen Suudi Arabistan'a yönelik açık bir saldırıda değil, Pakistan-Hindistan veya Türkiye-Yunanistan gibi diğer üyelerin temel çıkarlarının daha sınırlı olduğu çatışmalarda ortaya çıkacaktır.
Bu noktada CENTO tarihsel bir uyarıdır. Pakistan, CENTO üyeliğinin Hindistan karşısında güvenlik avantajı yaratmasını isterken, Batılı müttefikler örgütü esas olarak Sovyet tehdidi çerçevesinde değerlendirmiştir. Tehdit algılarındaki bu ayrışma ittifakın güvenilirliğini azaltmıştır.
10. Askerî Etkinlik ve Kapasite Tamamlayıcılığı
Üç ülkenin askerî kapasiteleri belirgin biçimde birbirini tamamlamaktadır. Suudi Arabistan büyük mali kaynaklar, stratejik Körfez coğrafyası, hava üsleri ve modern Batı menşeli sistemler sağlamaktadır. Türkiye büyüyen savunma sanayii, NATO standardizasyonu, İHA/SİHA, füze, elektronik harp, gemi inşası ve operasyonel tecrübe sunmaktadır. Pakistan büyük kara ve hava kuvvetleri, füze kapasitesi, savunma sanayii altyapısı ve nükleer silah statüsüyle önemli bir stratejik katkı sağlamaktadır.
Ancak literatürdeki askerî etkinlik yaklaşımı, kaynakların basitçe toplamıyla gerçek savaş gücü arasında ayrım yapılması gerektiğini göstermektedir [22]. Askerî etkinlik, mevcut kaynakların siyasi, stratejik, operasyonel ve taktik düzeylerde kullanılabilir savaş gücüne dönüştürülebilmesine bağlıdır. Ayrıca literatürde adaptasyon kapasitesi ile siyasi hedefler, strateji ve operasyonlar arasındaki bağlantının önemi vurgulanmaktadır [23].
Dolayısıyla ittifakın gerçek kapasitesi; müşterek komuta-kontrol, ortak istihbarat paylaşımı, güvenli veri bağları, entegre hava ve füze savunması, lojistik ve mühimmat standardizasyonu, müşterek tatbikatlar ve önceden hazırlanmış harekât planlarının geliştirilmesine bağlı olacaktır.
Pakistan'ın nükleer kapasitesi ittifakın stratejik ağırlığını artırmaktadır; ancak kamuya açık belgeler Suudi Arabistan veya Türkiye'ye verilmiş açık bir Pakistan nükleer garantisini göstermemektedir. Nükleer kapasite ile resmî nükleer şemsiye birbirinden ayrılmalıdır.
11. Bölgesel ve Küresel Sonuçlar
İran ittifakı potansiyel bir çevreleme mekanizması olarak değerlendirebilir. Ancak Pakistan'ın Tahran'la ilişkileri ve arabuluculuk rolü, Türkiye'nin İran'la ekonomik ve diplomatik kanalları açık tutmasıyla birlikte, anti-İran bloklaşmasını sınırlamaktadır.
İran'dan ilk sert tepkilerden biri Meclis Ulusal Güvenlik ve Dış Politika Komisyonu üyesi Ebrahim Rezaei'den geldi. Rezaei, Suudi Arabistan'a Türkiye ve Pakistan'la yapılmış “kâğıt üzerindeki bir anlaşmanın” güvenlik sağlamayacağını söyledi ve Riyad'ın güvenlik politikasını eleştirdi [24]. Ancak bu açıklama İran hükümetinin resmî Dışişleri Bakanlığı açıklamasıyla eşdeğer değildir; bir milletvekilinin ve parlamento komisyonu üyesinin siyasi tepkisidir.
Stratejik açıdan İran'ın önünde iki seçenek vardır. Sert baskı ve saldırgan tutum anlaşmanın anti-İran niteliğinin giderek güçlenmesine yol açabilir. Buna karşılık Ankara ve Islamabad ile ayrı kanalları canlı tutmak, ittifakın İran'a karşı tek cepheye dönüşmesini engelleyebilir. Dolayısıyla Tahran'ın rasyonel stratejisi büyük ihtimalle ittifakı parçalamaya değilse bile farklılaştırmaya çalışmak olacaktır. Bu kapsamda İran, Pakistan'ı Hindistan/Afganistan gündemi üzerinden, Türkiye'yi ekonomik ve bölgesel diplomasi üzerinden, Suudi Arabistan'ı ise doğrudan güvenlik diyaloğu üzerinden ayrı ayrı angaje etmeye çalışacaktır. Özellikle Pakistan'ın İran'la uzun bir sınırı bulunması, Islamabad'ın İran'a karşı kalıcı bir blok siyasetinden kaçınması için güçlü bir teşvik oluşturur.
Hindistan Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Randhir Jaiswal, Yeni Delhi'nin üçlü anlaşmayı “yakından izlediğini” açıklayarak, girişimin sonuçlarının değerlendirildiğini ifade etmiş ve ayrıntılı yorumdan kaçınmıştır [25]. Bu temkinli tepki mantıklıdır. Pakistan açısından ittifakın Hindistan'a karşı caydırıcı bir değer kazanması mümkündür; ancak Suudi Arabistan'ın Hindistan ile kapsamlı ekonomik ve enerji ilişkileri bulunmaktadır. Bununla birlikte, burada “sürüklenme” olarak tanımlanan riskin ortaya çıkma olasılığı da söz konusudur. Bu kapsamda Pakistan-Hindistan savaşıyla birlikte Pakistan’ın Mekke Anlaşması'nı devreye sokması ve bunun Suudi Arabistan’ı harekete geçirmesi Hindistan açısından önemlidir.
İsrail açısından kısa vadede İran'ı ve İran bağlantılı aktörleri caydıran daha güçlü bir Suudi güvenlik mimarisi faydalı bile görülebilir. Fakat uzun vadede, Türkiye'nin askerî-endüstriyel kapasitesi, Suudi finansmanı ve Pakistan'ın nükleer statüsü İsrail'in yakından izleyeceği bağımsız bir güç merkezi yaratabilir. Özellikle, Türkiye-Pakistan füze iş birliği, Suudi finansmanlı ortak füze/İHA programları, entegre hava savunması, Türk veya Pakistan kuvvetlerinin Körfez'de sürekli konuşlandırılması ve Pakistan nükleer doktrininin ittifakla ilişkilendirilmesi kapsamındaki gelişmeler İsrail açısından daha önemli olacaktır.
Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Kesimi’nin de anlaşmayı, Türkiye’nin gücünü artırdığı için endişeli ama temkinli bir şekilde yorumlaması beklenmelidir.
Çin, Pakistan'la yakın stratejik ilişkileri ve Suudi enerji ortaklığı nedeniyle yapıya kategorik olarak karşı çıkmayabilir. Ancak Pekin'in İran'la ilişkileri, ittifakın açık anti-İran bir karakter kazanmasını istememesine yol açacaktır.
Rusya açısından da benzer biçimde ABD'nin bölgesel güvenlik tekeline alternatif yapıların gelişmesi olumlu görülebilirken, İran'ı çevreleyen kalıcı bir blok sorun yaratabilir.
12. Girişimin Sonuçları ve İzlenmesi Gereken Göstergeler
Mekke Anlaşması'nın gerçek askerî ittifaka dönüşüp dönüşmediğini değerlendirmek için 5 gelişme özellikle takip edilmelidir.
Birincisi, daimî sekretaryanın yalnızca diplomatik koordinasyon kurumu mu yoksa gerçek bir askerî planlama merkezi mi olacağıdır.
İkincisi, müşterek bir askerî komite veya birleşik planlama karargâhının kurulmasıdır.
Üçüncüsü, entegre hava ve füze savunma sisteminin geliştirilip geliştirilmeyeceğidir.
Dördüncüsü, Türk veya Pakistan kuvvetlerinin Suudi Arabistan'da kalıcı ya da rotasyonel olarak konuşlandırılmasıdır.
Beşincisi, üçlü savunma sanayii projelerinin ölçeğidir.
Özellikle ortak füze, İHA, hava savunması, elektronik harp ve mühimmat üretimi siyasi ittifakı uzun vadeli sanayi ve teknoloji bağımlılığıyla destekleyebilir.
Bunlara ilaveten olası yeni üyeler de takip edilmelidir. Mısır gibi ülkelerin katılımı yapının siyasi ve askerî ağırlığını önemli ölçüde artırabilir; fakat aynı zamanda karar alma ve tehdit algısı farklılıklarını da büyütebilir.
Sonuç
Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan Mekke Ortak Savunma Anlaşması, yaklaşık 75 yıllık Ortadoğu kolektif güvenlik arayışlarının yeni bir aşamasıdır.
1950'lerde MEC, MEDO ve CENTO büyük ölçüde Batılı güçlerin Sovyet çevreleme stratejilerinin ürünüydü. Daha sonraki dönemde Suudi-Pakistan askerî ilişkileri, GCC kolektif savunma mekanizması ve IMCTC bölgesel güvenlik üretme kapasitesini artırdı. 2025 Suudi-Pakistan karşılıklı savunma anlaşması ve 2026 Pakistan kuvvet konuşlandırmaları ise bu süreci doğrudan askerî caydırıcılık düzeyine taşıdı. Mekke Anlaşması’nın özgünlüğü bu unsurların Türkiye'nin askerî ve savunma sanayii kapasitesiyle birleşmesidir.
Bununla birlikte, yapı ne NATO düzeyinde entegre bir ittifak ne de ABD'den kopmuş bağımsız bir bloktur. Daha doğru biçimde, Amerikan güvenlik düzeniyle bağlarını koruyan ancak Washington'a münhasır bağımlılığı azaltmaya çalışan üç bölgesel gücün stratejik özerklik, risk dağıtma ve az aktörlü kolektif savunma arayışları olarak değerlendirilmelidir.
İttifakın gerçek değeri, imzalanan metinden çok, ilk büyük kriz sırasında üyelerin birbirlerinin güvenlik problemlerini gerçekten ortak bir tehdit olarak görüp görmeyecekleriyle belirlenecektir.
CENTO'nun tarihsel dersi de bu noktada geçerliliğini korumaktadır: ittifakların gücü, sahip oldukları antlaşmalardan ziyade bu antlaşmaları siyasi ve askerî eyleme dönüştürme kapasitelerinde yatar.
Dipnotlar
[1] Reuters. (2026, August 8). Turkey, Pakistan, Saudi Arabia defense pact technically same as NATO's Article 5, Turkish minister says. https://www.reuters.com/world/asia-pacific/turkey-pakistan-saudi-arabia-defence-pact-technically-same-natos-article-5-2026-08-08/
[2] Pakistan MFA, 2026. Makkah Al-Mukarramah Summit for Joint Defense, https://mofa.gov.pk/press-releases/makkah-al-mukarramah-summit-for-joint-defence
[3] DoC 2026a (TC İletişim Başkanlığı). Türkiye and Saudi Arabia sign a Joint Defense Agreement, https://www.iletisim.gov.tr/english/haberler/detay/turkiye-and-saudi-arabia-sign-a-joint-defence-agreement; Pakistan MFA, 2026. Makkah Al-Mukarramah Summit for Joint Defense, https://mofa.gov.pk/press-releases/makkah-al-mukarramah-summit-for-joint-defence;
[4] DoC 2026b (TC İletişim Başkanlığı). President Erdoğan’s message on “Mecca Joint Defense Agreement”, https://www.iletisim.gov.tr/english/haberler/detay/president-erdogans-message-on-mecca-joint-defence-agreement
[5] Sajid, 2026. Pakistani premier says “honored” to sign Mecca Joint Defense Agreement. Anadolu Agency. https://www.aa.com.tr/en/asia-pacific/pakistani-premier-says-honored-to-sign-mecca-joint-defense-agreement/4021404
[6] Saudi Gazette, 2026. Makkah Joint Defense Agreement not a military axis or sectarian bloc, Saudi official says. https://saudigazette.com.sa/article/663557/saudi-arabia/makkah-defense-pact-not-a-military-axis-or-sectarian-bloc-saudi-official-says
[7] Saudi Gazette, 2026. Makkah Joint Defense Agreement not a military axis or sectarian bloc, Saudi official says. https://saudigazette.com.sa/article/663557/saudi-arabia/makkah-defense-pact-not-a-military-axis-or-sectarian-bloc-saudi-official-says
[8] U.S. Department of State. (1951). Three power action regarding an Allied Middle East Command. Foreign Relations of the United States. https://history.state.gov/historicaldocuments/frus1951v05/d55
[9] U.S. Department of State. (1952). Prospects for an inclusive Middle East Defense Organization. Foreign Relations of the United States, 1952–1954, The Near and Middle East, Volume IX, Part 1. https://history.state.gov/historicaldocuments/frus1952-54v09p1/d147
[10] U.S. Department of State. (1952). Memorandum on the Allied Middle East Defense Organization. Foreign Relations of the United States.https://history.state.gov/historicaldocuments/frus1952-54v09p1/d79
[11] North Atlantic Treaty Organization. (1959). The Baghdad Pact becomes the Central Treaty Organisation (CENTO). https://www.nato.int/en/news-and-events/articles/news/1959/08/19/the-baghdad-pact-becomes-the-central-treaty-organisation-cento
[12] U.S. Department of State. (1980). Relations with Pakistan: The covert dimension. Foreign Relations of the United States, https://history.state.gov/historicaldocuments/frus1977-80v12/d322; Wilson Center. (2002). Towards an international history of the war in Afghanistan, 1979–89.https://www.wilsoncenter.org/publication/towards-international-history-the-war-afghanistan-1979-1989
[13] National Assembly of Pakistan. (2015). Resolution on the situation in Yemen. https://mofa.gov.pk/security-council-resolution-on-yemen
[14] Saudi Press Agency. (2017). Islamic Military Counter Terrorism Coalition ministerial meeting, https://www.spa.gov.sa/1690484; Parliamentary records concerning the appointment of Gen. Raheel Sharif. https://www.dawn.com/news/1322758
[15] Gulf Research Center. (2025). Saudi-Pakistan Mutual Defense Agreement: What It Is, and What It Is Not, https://www.grc.net/single-commentary/311; Saudi Press Agency. (2025, September 17). HRH the Crown Prince, Pakistan Prime Minister hold official talks, sign Strategic Mutual Defense Agreement. https://www.spa.gov.sa/ru/N2399714
[16] Reuters. (2026, May 18). Pakistan deploys jet squadron, thousands of troops to Saudi Arabia during Iran war. https://www.reuters.com/world/asia-pacific/pakistan-deploys-jet-squadron-thousands-troops-saudi-arabia-during-iran-war-2026-05-18/
[17] Pakistan Ministry of Foreign Affairs. (2026, June 20). Technical-level talks under the Islamabad Memorandum of Understanding. https://mofa.gov.pk/press-releases/technical-level-talks-under-the-islamabad-memorandum-of-understanding
[18] Reuters. (2026, August 8). Turkey, Pakistan, Saudi Arabia defence pact technically same as NATO's Article 5, Turkish minister says. https://www.reuters.com/world/asia-pacific/turkey-pakistan-saudi-arabia-defence-pact-technically-same-natos-article-5-2026-08-08/
[19] The White House. (2025, November 18). President Donald J. Trump solidifies economic and defense partnership with the Kingdom of Saudi Arabia. https://www.whitehouse.gov/fact-sheets/2025/11/fact-sheet-president-donald-j-trump-solidifies-economic-and-defense-partnership-with-the-kingdom-of-saudi-arabia/
[20] Walt, S. M. (1987). The origins of alliances. Cornell University Press.
[21] Snyder, G. H. (1997). Alliance politics. Cornell University Press.
[22] Millett, A. R., Murray, W., & Watman, K. H. (1986). The effectiveness of military organizations. International Security, 11(1), 37–71.
[23] Bernasconi, J. J. (2007). Military effectiveness: A reappraisal. School of Advanced Military Studies, U.S. Army Command and General Staff College.
[24] The Statesman. (2026, August 7). “Paper agreement with Turkey, Pakistan will not bring you security”: Iran to Saudi Arabia. https://www.ndtv.com/world-news/paper-agreement-with-turkey-pak-will-not-bring-you-security-iran-to-saudi-11880611
[25] Jalali, U. (2026, August 7). India closely monitoring defense pact between Saudi Arabia, Pakistan and Turkey. The Tribune. https://www.tribuneindia.com/news/india-pakistan-news/india-closely-monitoring-defence-pact-between-saudi-arabia-pakistan-and-turkey/
Oktay BİNGÖL