top of page

Türkiye-AB İlişkileri:
Ezberleri Bozmanın Zamanı

16 Temmuz 2026

Türkiye'de Avrupa Birliği (AB) tartışmaları uzun yıllardır ideolojik ezberler arasında sıkışıp kalmıştır. Bir kesim AB'yi Türkiye'nin vazgeçilmez istikameti olarak görürken, diğer kesim Batı karşıtlığını neredeyse başlı başına bir dış politika anlayışına dönüştürmektedir.

Türkiye'de Avrupa Birliği (AB) tartışmaları uzun yıllardır ideolojik ezberler arasında sıkışıp kalmıştır. Bir kesim AB'yi Türkiye'nin vazgeçilmez istikameti olarak görürken, diğer kesim Batı karşıtlığını neredeyse başlı başına bir dış politika anlayışına dönüştürmektedir. Benzer şekilde, ABD karşıtlığını merkeze koyarken Rusya ve Çin'i eleştiri dışında tutan yaklaşımlar da vardır.

Oysa uluslararası ilişkiler ne romantizmle ne de öfkeyle yönetilir. Devletler, duygularına göre değil; çıkarlarına göre hareket eder. Bu nedenle Türkiye'nin pusulası ideolojik ezberler değil; bağlamsallık, karşılıklılık, kazan-kazan ve milli çıkar olmalıdır.

Yaklaşık 6 yıl yurt dışında yaşadım. Bu süreç bana önemli bir gerçeği gösterdi. Türkiye'nin dışarıdaki algısı ile içeride oluşturulan algısı arasında ciddi farklar var. İçeride AB çoğu zaman demokrasi, hukuk devleti ve refah projesi olarak anlatılırken; dışarıdan bakıldığında Türkiye daha çok jeopolitik konumu, güvenlik kapasitesi, büyük iç pazarı, enerji koridoru niteliği, göç yönetimindeki rolü ve bölgesel etkisi ile değerlendirilmiştir.

Dolayısıyla Türkiye-AB ilişkilerini yalnızca çifte standart uygulanan demokrasi ve insan hakları söylemi üzerinden okumak eksik kalır. Jeopolitik, Kıbrıs, Yunanistan, ekonomi ve güvenlik boyutları çoğu zaman belirleyici olmuştur. AB'nin Türkiye'ye yaklaşımı da bu çerçevede değerlendirilmelidir.  Uzun yıllar boyunca üyelik havucu korunmuş, ancak tam üyelik hedefi sürekli olarak belirsiz bir tarihe ertelenmiş ve ertelenmektedir.

Türkiye çoğu zaman tam üye olmaya hazırlanan bir ülke olarak değil; Avrupa'nın güvenliği, göç yönetimi ve bölgesel istikrarı açısından önemli bir ortak olarak görülmüştür. Türkiye, aynı zamanda Yunanistan ve GKRY nedeniyle AB’nin hedef tahtasındadır. İkili sorunların AB'nin ortak politikası hâline getirilmesi, Türkiye açısından adil bulunmayan sonuçlara yol açmaktadır.

Bunun yanında Türkiye'nin yıllardır aynı söylemle tam üyelik talebini sürdürmesi, AB'nin süreci kendi siyasi öncelikleri doğrultusunda yönetmesini kolaylaştırmıştır ve kolaylaştırmaktadır.

Uluslararası ilişkilerde sürekli talep eden tarafın değil, seçenekleri olan ve gerektiğinde masadan kalkabilen tarafın itibarı daha yüksektir. Türkiye'nin AB karşısında sergilediği tutarsız ve sonuç üretmeyen üyelik söylemi, ne yazık ki Türkiye'nin müzakere gücünü ve stratejik ağırlığını artırmamış; aksine, AB nezdindeki değerini ve pazarlık kapasitesini zayıflatmıştır.

Bu nedenle Türkiye'nin AB ile ilişkilerinde yeni bir sayfa açmasının zamanı gelmiştir. Türkiye, AB üyeliğinden tamamen vazgeçmek zorunda değildir. Ancak fiilen işlemeyen, siyasi bakımdan karşılık üretmeyen ve tavize neden olan üyelik sürecini, uygun şartlar oluşuncaya kadar resmî olarak askıya almayı ciddi biçimde değerlendirmelidir.

Böyle bir karar Avrupa'dan kopmak anlamına gelmez. Tam tersine, ilişkilerin daha gerçekçi, daha dengeli ve karşılıklılık esasına göre yeniden tanımlanmasını sağlayabilir. Türkiye'nin Avrupa ile ticareti, yatırımları, bilimsel iş birlikleri ve güvenlik diyaloğu elbette devam etmelidir. Ancak bu ilişkiler tek taraflı beklentiler üzerine değil; egemen eşitlik, karşılıklı saygı, hakkaniyet ve kazan-kazan ilkeleri üzerine kurulmalıdır.

1997 yılında Fransa Dışişleri Bakanı'nın dönemin Cumhurbaşkanı'na söylediği ifade edilen "ABD'nin uçak gemisi olmayın." sözü dikkat çekicidir. Bu ifade, Batı'nın kendi içinde de farklı stratejik yaklaşımların bulunduğunu göstermektedir.  ABD'nin çıkarları ile Fransa'nın, Almanya'nın veya diğer Avrupa ülkelerinin çıkarları her zaman aynı değildir. Türkiye de uluslararası sistemi bu çok katmanlı yapısıyla okuyabilmelidir.

Türkiye'de dikkat çekici başka bir çelişki daha vardır. Kendisini NATO veya ABD karşıtı olarak tanımlayan bazı çevreler, AB'nin Türkiye üzerindeki siyasi ve stratejik etkisini yeterince tartışmıyor. Buna karşılık bazı çevreler ise AB'yi neredeyse sorgulanamaz bir medeniyet projesi olarak görmektedir. Her iki yaklaşım da eksiktir. Çünkü ABD, AB, Rusya ve Çin öncelikle kendi ulusal çıkarlarını gözetmektedir.

Hiçbir büyük güç, Türkiye'nin çıkarlarını Türkiye kadar düşünmez. Silahlı Kuvvetlerin demokratik denetimi demokratik hukuk devletinin vazgeçilmez bir ilkesidir. Ancak bu ilkenin ABD ve AB’nin de yönlendirilmesiyle yanlış yorumlanması veya siyasi amaçlarla araçsallaştırılması, devletin güvenlik kapasitesini zayıflatan sonuçlara yol açmıştır. Evrensel kavramlar, her ülkenin tarihî, hukuki ve kurumsal bağlamı dikkate alınarak uygulanmalıdır.

Bağlamsallık: Yeni Devlet Aklı

Bence Türkiye'nin dış politika tartışmalarındaki en önemli eksikliklerden biri, olaylara önceden belirlenmiş ideolojik kalıplarla yaklaşılmasıdır. Kimileri her durumda Batı'yı çözüm olarak görmektedir. Kimileri her durumda Batı'yı bir tehdit olarak değerlendirmektedir. Kimileri Rusya'yı mutlak bir denge unsuru olarak sunmaktadır. Kimileri ise Çin'i yeni bir kurtarıcı güç olarak görmektedir. Oysa uluslararası ilişkiler sloganlarla değil, değişen şartların doğru okunmasıyla yürütülür. Ben buna bağlamsallık diyorum.

Bağlamsallık; olayları, devletleri ve uluslararası gelişmeleri tarihî, jeopolitik, ekonomik, hukuki, güvenlik ve kültürel şartları birlikte bütüncül ve kapsamlı değerlendirerek analiz edebilme yöntemidir. Tek bir değişkene bakarak karar vermek yerine, her konuyu kendi bağlamı içinde değerlendirmektir.

Bu anlayışa göre Türkiye, bir konuda AB ile ortak çıkar geliştirebilir; başka bir konuda ABD ile iş birliği yapabilir; enerji alanında Rusya ile çalışabilir; teknoloji ve ticarette Çin ile ortak projeler geliştirebilir. Aynı aktörlerle başka alanlarda görüş ayrılığı yaşaması ise bir çelişki değil, uluslararası ilişkilerin doğasıdır.

Bağlamsallık ilkesizlik değildir. Tam tersine, değişmeyen tek ilkenin Türkiye’nin milli çıkarları olduğunu kabul etmektir. Değişen ise şartlar, yöntemler ve iş birliği alanlarıdır. Bu nedenle Türkiye'nin dış politika pusulası; dini ve ideolojik bağlılıklar değil, bağlamsallık, karşılıklılık, kazan-kazan ve milli çıkar olmalıdır.

Devlet aklı; ezberleri tekrarlayan değil, değişen şartları doğru okuyabilen akıldır. Çünkü bağlam değiştiğinde yöntem değişebilir; ancak milli çıkar değişmez. Artık Avrupa'yı romantize eden yaklaşımlara son vermek zamanıdır. Türkiye'nin AB'ye ihtiyacı olabilir; AB'nin de Türkiye'ye ihtiyacı vardır. Sağlıklı ilişkiler, ancak taraflardan birinin sürekli talep eden, diğerinin ise sürekli değerlendiren konumunda olmadığı zaman kurulabilir.

21. yüzyılda hiçbir devlet mutlak anlamda bağımsız değildir.  Asıl mesele tek taraflı bağlılıklar oluşturmak değil; karşılıklı bağlılık, saygı, hakkaniyet ve karşılıklılık ilkesi üzerine inşa edebilmektir. Türkiye'nin yeni dış politika anlayışı; bağlamsallık, karşılıklılık ve kazan-kazan üzerine kurulmalıdır.

Ne Avrupa'nın peşinden sürüklenmek...

Ne Amerika'nın politikalarına eklemlenmek...

Ne Rusya'nın...

Ne de Çin'in...

Türkiye'nin yolu; her küresel aktörle kendi milli çıkarları doğrultusunda ilişki kurabilen, gerektiğinde iş birliği yapan, gerektiğinde itiraz eden ve gerektiğinde masadan kalkabilen bağlamsal devlet aklıdır.

Çünkü dış politikada kalıcı dostlar da yoktur, kalıcı düşmanlar da...

Kalıcı olan yalnızca Türkiye’nin bekası ve milli çıkarlarıdır.

Bunun için de dürüstlük, cesaret, derinlik, esneklik, kararlılık ve tutarlı eylem gerekir.

Yakup BATTAL

bottom of page