
Kıbrıs Sorunu:
Zamanın ve Siyasetin Kıskacında Bir Ada
20 Temmuz 2026

Kıbrıs sorunu, kökleri Osmanlı Devleti'nin adayı 1878'de geçici olarak Birleşik Krallık'a devretmesine uzanan, 1950’li yıllara kadar iki toplum arasındaki bir etnik gerilim ve sömürge sonrası yönetim paylaşımı kriziyken, günümüzde Doğu Akdeniz’in en karmaşık jeopolitik düğümlerinden biri hâline gelmiştir.
1950’lerde Rum tarafının adayı Yunanistan’a bağlama ideali (Enosis) ve buna karşı Türk tarafının varoluş mücadelesiyle filizlenen sorun; 1960’ta kurulan ortaklık cumhuriyetinin Rumlar tarafından yıkılması, 1963-1974 yılları arasında Kıbrıs Türklerine yönelik sistematik katliam ve tedhiş hareketleri (Akritas Planı) ile kronik bir hal almıştır. Türkiye’nin 1960 Garanti Antlaşması’ndan doğan haklarını kullanarak 20 Temmuz 1974’te gerçekleştirdiği Kıbrıs Barış Harekâtı, adadaki Türk varlığının fiziksel imhasını engellemiş ve bugünkü iki bölgeli coğrafi yapıyı şekillendirmiştir.
Ancak geçen yarım asırlık süreçte, başlangıçtaki "güvenlik ve siyasi temsil" odaklı sorun, uluslararası ilişkilerin, hukukun ve küresel enerji denklemlerinin değişmesiyle katlanarak büyümüştür. Bugün Kıbrıs sorunu, sadece iki toplumun uzlaşmazlığı değil; mülkiyet, toprak, kayıp şahıslar, deniz yetki alanları ve uluslararası ittifakların iç içe geçtiği çok dinamikli ve aktörlü bir krizdir.
Aktörlerin Çoğalması: BM Zemininden AB İpoteğine
Sorunun seyrini değiştiren ve bugünkü çıkmaza sürükleyen kırılma yaratan gelişmelerden biri, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin (GKRY) 2004 yılında, adanın tamamını temsilen 1960 Cumhuriyeti’ni kuran hukuka aykırı bir şekilde Avrupa Birliği’ne (AB) tam üye yapılması olmuştur. Annan Planı referandumunda Kıbrıs Türkleri "evet" demelerine rağmen cezalandırılmış, planı reddeden Rum tarafı ise AB üyeliğiyle ödüllendirilmiştir. Bu adım, sorunun rasyonel çözüm zeminini de çökertmiştir.
AB’nin Tarafsızlığını Yitirmesi
Uzun süre Birleşmiş Milletler (BM) çerçevesinde yürütülen müzakerelere, bu üyelikle birlikte AB de dahil olmuştur. Ancak Yunanistan ve GKRY’nin AB üyesi olması, birliğin bu konuda tamamen taraflı bir yaklaşımı benimsemesine yol açmıştır. AB kurumları, üyelik dayanışması adı altında, tarihi ve hukuki gerçekleri göz ardı ederek Türkiye ve KKTC aleyhine tek taraflı kararlar almaktadır.
Türkiye-AB İlişkilerinin Rehin Alınması: Kıbrıs sorunu, adil bir çözüm vizyonundan çıkarılarak Türkiye’nin AB üyelik sürecinin ön şartı ve bir şantaj aracı haline getirilmiştir. Ankara'nın stratejik adımları, AB kurumlarında veto tehditleriyle engellenmeye çalışılmaktadır.
Bunun en taze ve çarpıcı örneği, 8 Temmuz 2026 tarihinde Avrupa Parlamentosu (AP) Genel Kurulu’nda kabul edilen "1974 müdahalesinin Kıbrıslı kadınlar ve kız çocukları üzerindeki etkileri" başlıklı skandal karardır. AP, 575 kabul oyuyla onayladığı bu metinde, 1963-1974 yılları arasında Kıbrıslı Türk kadınların ve çocukların maruz kaldığı EOKA vahşetini tamamen görmezden gelmiş; buna karşın 1974 Barış Harekâtı üzerinden Türk Silahlı Kuvvetleri’ne yönelik asılsız, mesnetsiz ve karalama amaçlı tecavüz iddialarını siyasi bir rapor haline getirmiştir. Bu karar, AB kurumlarının tarafsızlığını tamamen yitirdiğinin güncel bir kanıtıdır.
Yeni Kriz Alanları: Enerji, Güvenlik İttifakları ve Kronikleşen Sorunlar
Yıllar geçtikçe sorunun içeriğine Doğu Akdeniz’in jeopolitik ve ekonomik paylaşım mücadeleleri de eklenmiştir.
Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) ve Doğal Gaz: Doğu Akdeniz’de keşfedilen hidrokarbon kaynakları, maksimalist ve tek taraflı adımlarla yeni bir çatışma alanına dönüştürülmüştür. GKRY; Türkiye’nin kıta sahanlığını ve Kıbrıs Türk halkının adanın doğal kaynakları üzerindeki meşru, kurucu haklarını dikkate almayarak tek taraflı MEB ilan etmiş, uluslararası şirketlere ruhsatlandırmalar yapmıştır. Türkiye ve KKTC, Mavi Vatan’daki haklarını korumak için sondaj ve sismik araştırma gemileriyle sahada güçlü bir duruş sergilese de, GKRY ve Yunanistan bu konuyu bir egemenlik dayatmasına dönüştürmüştür.
Güvenlik ve Savunma İttifakları: GKRY, adayı askerileştirme politikası doğrultusunda başta ABD, Fransa ve İsrail olmak üzere farklı ülkelerle ikili savunma ve güvenlik işbirliklerine girmiştir. ABD'nin GKRY’ye yönelik silah ambargosunu kaldırması ve ortak askeri tatbikatlar, adadaki güç dengesini bozmaya yönelik tehlikeli adımlardır.
Miras Kalan Devasa Sorunlar: Yıllar geçtikçe çözümsüz kalan Kapalı Maraş’ın statüsü, toprak ayarlamaları, mülkiyet hakları, kayıp şahısların akıbeti ve milyarlarca dolarlık tazminat talepleri zamanla öylesine büyümüştür ki; hukuki ve teknik olarak altından kalkılamayacak devasa birer bariyer haline gelmiştir.
Çözümsüzlüğün Bölgesel Maliyeti: Ortak Kayıplar ve Dış Aktörlerin Etkisi
Kıbrıs sorununun jeopolitik ve ekonomik krizlerle harmanlanarak bu denli karmaşık bir düğüm haline gelmesi, paradoksal bir şekilde sorunun doğrudan tarafı olan hiçbir ülkenin veya toplumun çıkarına hizmet etmemektedir. Kıbrıs Türkleri, Rumlar, Türkiye ve Yunanistan; bu kronik gerilimin faturasını farklı biçimlerde ama aynı ağırlıkta ödemektedir.
Halkların Mahrum Kaldığı Zenginlikler: Doğu Akdeniz, milyarlarca metreküplük doğal gaz rezervleri ve balıkçılık gibi devasa ekonomik potansiyeller barındırmaktadır. Ancak adadaki ve bölgedeki siyasi tıkanıklık nedeniyle, dört ülke halkı da bu zenginliklerden hak ettiği ölçüde ve refah artırıcı biçimde faydalanamamaktadır. Çıkarılan veya çıkarılması planlanan kaynaklar; yüksek güvenlik maliyetlerine, hukuki ihtilaflara ve lojistik engellere takılmaktadır.
Dış Aktörlerin Yararlandığı Statüko: Bölge halklarının refahına dönüşebilecek bu potansiyel, mevcut hâliyle yalnızca Doğu Akdeniz’de kalıcı üsler edinmeye, silah satmaya ve enerji tekelleri kurmaya çalışan küresel aktörlerin işine yaramaktadır. Akdeniz'e kıyısı dahi olmayan büyük güçler, adadaki çözümsüzlüğü ve taraflar arasındaki güvensizliği kendi askerî-stratejik varlıklarını meşrulaştırmak için bir kaldıraç olarak kullanmaktadır. Kıbrıs ve çevresi, bölge halklarının ortak yaşam alanı olmaktan çıkarılıp küresel güçlerin nüfuz mücadelesi yürüttüğü bir satranç tahtasına dönüştürülmektedir.
Coğrafi Gerçeklik ve "Yerli" Çözüm Arayışı
Uluslararası ilişkilerde ittifaklar, rejimler ve siyasi aktörler değişebilir; ancak değişmeyecek tek bir mutlak gerçeklik vardır: Coğrafya. Türkiye, Yunanistan, KKTC ve GKRY, bu coğrafyada yan yana yaşamak zorundadırlar ve hiçbir aktörün bu coğrafyayı değiştirme şansı yoktur. Mademki kader ortaklığı ve komşuluk bu toprakların kaçınılmaz gerçeğidir, o halde çözümün parametreleri de dışarıdan dayatılan formüllerde değil, bölgenin kendi dinamiklerinde aranmalıdır.
Bu noktada liderlere, akademisyenlere, kanaat önderlerine ve sivil toplum temsilcilerine tarihi bir görev düşmektedir. Batılı başkentlerin veya uluslararası örgütlerin ipoteği altındaki reçeteler yerine; sorunun ilgili ülkelerin sahipliğine dayalı yerli seçenekler üzerinden tartışılması sağlanmalıdır. Bölge aktörleri, kendi aralarında doğrudan, aracısız ve bölge halklarının çıkarlarını merkeze alan diyalog kanallarını kurmakla mükelleftir. Akdeniz’in zenginliklerinin adil paylaşımı, tarafların birbirlerinin egemenlik ve varlık haklarına saygı duyması ve dış güçlerin müdahale alanlarının daraltılması ancak bu yerli sahiplenme ve kazan-kazan vizyonuyla mümkün olabilir.
Ne var ki, tarihsel tecrübeler ve mevcut konjonktür, bu rasyonel ve yerli diyalog çağrılarının karşılık bulmasının önünde yapısal engeller olduğunu göstermektedir. Buna rağmen, bölgesel sahipliğe dayalı bu iyi niyetli ve mantıklı seçenek zorlanmalı, sonuç alınamadığı ve maksimalist dayatmalardan vazgeçilmediği noktada Türk tarafı için tek gerçekçi yolun gerçekleştirilmesine odaklanılmalıdır.
Federal Çözümün Ömrü ve Rasyonel Seçenek
Aslında mevcut koşullar altında, BM zemininde yarım asırdır müzakere edilen "federasyon" veya "iki toplumlu, iki bölgeli ortaklık" modeli ömrünü tüketmiştir. Yukarıdaki gerçekler ışığında Türk dış siyaseti için rasyonel ve gerçekçi seçenek; mevcut statükoyu korumak, KKTC’nin "egemen eşitlik ve eşit uluslararası statü" vizyonunu tahkim etmek ve Kuzey Kıbrıs’ı kendi kendine yetebilen, sürdürülebilir bir devlet yapısına kavuşturmaktır.
Bu seçeneğin başarılması adada kendi ayakları üzerinde duran güçlü bir ekonomik ve idari yapının kurulmasına bağlıdır. Bu doğrultuda şu stratejik adımlar atılmalıdır:
Ekonomik Bağımsızlık ve Sürdürülebilirlik: KKTC ekonomisi, Türkiye’nin mali yardımlarına bağımlı bir yapıdan kurtarılmalı; üretim kapasitesi artırılmalı ve yerel gelir kaynakları çeşitlendirilmelidir. Turizm ve yükseköğretim sektörleri yüksek katma değerli yapılara dönüştürülmeli, dijital ekonomi ve finansal teknolojiler teşvik edilmelidir.
Altyapı ve Enerji Güvenliği: Türkiye’den deniz altından borularla getirilen su projesine benzer şekilde, Türkiye ile KKTC arasında deniz altından çift yönlü elektrik kablosu projesi de hızla hayata geçirilmelidir. Bu adım, adadaki kronik enerji krizini çözecek ve KKTC’nin üretim maliyetlerini düşürerek rekabet gücünü artıracaktır.
Kurumsal ve İdari Reformlar: Kamu yönetimi reformu yapılmalı, liyakat esaslı ve dijitalleşmiş (e-devlet) bir devlet yapısı oluşturulmalıdır. Yolsuzlukla mücadele edilerek kurumsal güven yeniden inşa edilmelidir.
Çok Yönlü Dış Politika ve Tanıtım: Türk Devletleri Teşkilatı (TDT) bünyesinde elde edilen gözlemci üye statüsü gibi kazanımlar derinleştirilmelidir. KKTC’nin sadece siyasi değil; kültürel, sportif ve ticari olarak da uluslararası izolasyonları kırma stratejisi yürütülmelidir. Maraş açılımı, mülkiyet hakları gözetilerek, uluslararası hukuka uygun şekilde ve kararlılıkla sürdürülmelidir.
Sonuç olarak, Kıbrıs sorunu, tarihi gerçekleri tahrif eden AP kararları veya Doğu Akdeniz’de Türkiye’yi dışlamaya çalışan enerji ittifaklarıyla çözülemez. Adadaki gerçek, yan yana yaşayan iki ayrı egemen devletin varlığıdır. Türk tarafı için en rasyonel yol; KKTC’yi içeride güçlü, ekonomik olarak sürdürülebilir ve altyapı olarak bağımsız bir devlet haline getirerek, uluslararası alanda egemen bir aktör olarak konumlandırmaktır. Kendi kendine yeten bir KKTC, Doğu Akdeniz’de Türk varlığının ve haklarının en büyük teminatı olacaktır.
Oktay BİNGÖL